OSMAN HAKAN's profileHAKAN ÜNLÜATA (hunluata)PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    January 27

    NAMAZ NEDİR

    Kaynak: H.ALTINÖZ
     
    Mukaddes dînimiz İslâmiyette, namaz kılmanın fazîleti çok büyüktür. Namaz kılmamak ise çok büyük günâhtır. Namaz kılmamanın ne kadar büyük bir günâh olduğunu bilen, ayakta duramayacak kadar hasta olsa bile, mutlaka namaz kılar. Öyle ki, hırsızlık etmek, kumar oynamak ve içki içmekten daha büyük günâhtır. Ateşin yaktığını bilen bir kimse, kendisini nasıl ateşe atar? Cehennemden kaçan, Cenneti isteyen namaz kılmaz mı?

    İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
    “Namaz kılmak ve diğer ibâdetleri yapmak ancak mü’minlere kolay gelir. Kur’ân-ı kerîmde, “Îmân ve ibâdet etmek, müşriklere güç gelir” ve “Namaz kılmak mü’minlere kolay gelir” buyurulmuştur.

    Namaz kılmamak, îmân zayıflığından ileri gelir. Îmânın kuvvetli olmasının alâmeti, dînimizin emirlerine, severek ve kolaylıkla uymaktır.” [C.1; m.191, 289]
    Allah korkusunun alâmeti, harâmlardan kaçmaktır. Hadîs-i şerîflerde, “Cenneti isteyip de, Allah’ın yasakladıklarından kaçınmayan, isteğinde yalancıdır” ve “Cenneti isteyen, hayırlı işlere koşar, Cehennemden korkar, harâmlardan kaçar” buyuruluyor. (Beyhekî)

    Bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:
    “Mü’min, günâhını başucunda, hemen üstüne yıkılacak bir dağ gibi görür. Münâfık ise, burnuna konmuş hemen uçacak bir sinek gibi görür.” [Buhârî]
    Günâh işlemek, kalbin bozuk olmasının alâmetidir. Bir hadîs-i şerîfte şöyle buyurulmuştur: “Kalb bozuk olunca, bedenin işleri de hep bozuk olur.” [Beyhekî]

    Namaza dâir hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
    “Namaz, Allahın hoşnut olduğu amellerin en fazîletlisidir. Sırâtı yıldırım gibi geçiricidir. Îmânın başı ve Cehennemden kurtarıcıdır.” [Miftâhu’l-Cenne]
    “Kıyâmette, kulun ilk sorguya çekileceği ibâdet namazdır.

    Namaz düzgün ise, diğer amelleri kabûl edilir. Namaz düzgün değilse, hiçbir ameli kabûl edilmez.” [Taberânî]
    “Allah, beş vakit namazı farz kıldı. Eksiksiz edâ edeni, Cennete koyacağına dâir söz verdi. Namaz kılmayana verilmiş bir sözü yoktur, böyle kimseye dilerse azâb eder, dilerse Cennete koyar.” [Ebû Dâvûd]

    “Îmândan sonra en büyük vazîfe namaz kılmaktır.”
    “Her peygamberin ümmetine son nefeste vasıyeti namazdır.”
    Peygamberimizin de son sözlerinden biri, “Namaza dikkat edin” idi. (İbn-i Mâce)

    Diğer bazı hadîs-i şerîflerde buyuruluyor ki:
    “Namazın dîndeki yeri, başın vücuttaki yeri gibidir.” [Taberânî]
    “Namaz dînin direğidir, terk eden dînini yıkmış olur.” [Beyhekî]
    “Namaz kılan, Kıyâmette kurtulur, kılmayan perîşân olur.” [Taberânî]
    “En fazîletli amel, vaktinde kılınan namazdır.” [Ebû Dâvûd]

    “Cennetin anahtarı namazdır.” [Dârimî]
    “Namaz kılmayan, Kıyâmette, Allah’ı kızgın olarak bulacaktır.” [Bezzâr]
    Bir kimse, Peygamber Efendimize, “Ben, îmân eder, namaz kılar, zekât verir, oruç tutar ve diğer ibâdetleri yaparsam, kimlerden olurum?” diye suâl edince, O, “Sıddîk ve şehîdlerden olursun” buyurdu. (Bezzâr)

    “Mü’min, Allah rızası için namaz kılınca, ağaçtan yaprakların döküldüğü gibi, günâhları dökülür.” [İ. Ahmed]
    “Müslüman, namaz kılarken, günâhları başının üzerine konur. Her secde ettiğinde başından dökülür. Namazı bitirince hiçbir günâhı kalmaz.” [Taberânî]

    “Her namaz vakti gelince, melekler: “Ey insanlar, günâhlarınız sebebiyle hâsıl olan ateşi namaz kılarak söndürün!” derler.” [Taberânî]
    “Namazı kasten bırakanın ibâdetleri kabûl olmaz ve namaza başlayana kadar Allahü teâlânın himâyesinden uzak kalır.” [Ebû Nuaym]

    “Beş vakit namazı kasden, mazeretsiz terk eden, Allah’ın hıfz ve emânından mahrûm olur.” [İbn-i Mâce]
    Her türlü günâhın tek ilâcı vardır. Bu ilâç, Kur’ân-ı kerîmde şöyle bildiriliyor: “Namaz, münker ve fahşâdan [edebsizlikten, akla ve dîne uymayan her türlü kötülükten, her türlü günâhtan] alıkor.” [Ankebût, 45]

    Bu ilâcı kullanan her Müslüman, alışkanlık hâline gelen büyük günâhlardan mutlaka kurtulur. Bir insan her türlü kötülüğü işlese, ama namazı doğru olarak kılmaya devâm etse, kötülüklerin çoğunu, hattâ tamâmını terk eder.

    Bir genç, namaz kılmaya başladığı hâlde, kötülüklerden el çekemiyordu. Bu gencin durumunu Resûlullah’a bildirdiler. Peygamber Efendimiz, “Bir gün gelir, namaz, onu diğer günâhları işlemekten alıkoyar” buyurdu.

    Nitekim aradan çok zaman geçmedi; o genç, günâhlarına tövbe etti ve iyi hâl sâhibi bir insan oldu.

    Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
    “Namaz kılmayanın dîni yoktur.” [İbn-i Nasr]
    “Bizimle kâfir arasındaki fark namazdır. Namazı terk eden kâfir olur.” [Nesâî]

    [Bu hadîs-i şerîfleri, Ehl-i Sünnet âlimleri şöyle açıklıyorlar: Dînimizde en büyük günâhı işleyen dahi kâfir olmaz. Bunun için namaz kılmayana kâfir denmez. Fakat namaz, çok önemli bir ibâdet olduğu için, namaz kılmayanın îmânla ölmesi çok zayıf bir ihtimâldir.

    Namaz kılmayanın kalbi kararır, diğer günâhları işlemekten çekinmez. Namaz kılmak büyük bir ibâdet olduğu için, terk edilmesi de çok büyük bir günâhtır. Bu bakımdan her ne şart altında olursa olsun muhakkak namazı kılmalıdır! ]
    January 24

    SEMERKAND NEDİR

     
     
    Tarihin derinliklerinden engin yarınlara bir sevgidir, selamdır SEMERKAND
    Herkesin yüz çevirdiği insanlara, son ana kadar ümittir SEMERKAND
    Yargılamak, sorgulamak değil; sarıp sarmalamak, kucaklamaktır SEMERKAND
    Suçu nefsinde, görevi kendinde bilip; istiğfar ve hizmettir SEMERKAND
    Sevgiliden bir mektup, bir haber, bir seherdir SEMERKAND
    Bir harf için köleliği ebedi mutluluk saymaktır SEMERKAND
    Çirkine alışmanın rahatlığı değil, güzelliklerin çilesini tercihtir SEMERKAND
    Yaradılanı Yaradan’dan ötürü sevmek ve bunu hizmet ile ispattır SEMERKAND
    Bilim adına maddeyi, madde adına bilimi putlaştıranlara mananın hürriyetini sunmaktır SEMERKAND
    Bir isimde buluşmak, binlerce sıfat ile tanışmaktır SEMERKAND
    Günahkâra değil, günaha düşmanlıktır SEMERKAND
    Tüm dünyaya Buhara’dan bir çağrıdır Semerkand
    Hep birlikte bilgiye sevgiye yürüyüştürSEMERKAND
    Sen, ben değil, O’nun için bizdir SEMERKAND
    Kıble’ye dönüvermiş nurani bir yüzdür SEMERKAND
    Gönüllerde aşk için yanan közdür SEMERKAND
    Hakikati gören gözdür SEMERKAND
    Cehalet yaprağını döken güzdür SEMERKAND
    Saadette buluşulan düzdür SEMERKAND
    Dostun bize söylediği sözdür SEMERKAND......
    January 22

    Gavs. Hz Buyurdular

     Bu tarikatı ali yenin gayesi: Allahû Teala'nın rızasıdır. Allahû Teala'nın emrini yerine getirmek, Allahû Teala'nın yasak ettiği hareketlerden uzak kalmaktır. Hepsi gaye budur. Bir insan Allahû Tealaya bir kademe giderse, Allahû Teala ona on kademe gelir. Sonra dünya çok pistir. İnsana çok zarar verir. Rabbil âlemin mahzun kalplerdedir. O (c.c.) mahzun kalp sahibini sever. Mahzun kalpler her an için rabbine karşı taarruzda ve yalvarıştadır. Böyle bir kalp ile ancak Allaha varılır. Dünyanın güzellik ve debdebesine kapılmış kalplerde ise nefis ve şeytanın hoşnutluğu vardır. Bu mevzuda kendimize çeki düzen vermeli ve ona göre hareket etmeliyiz. Dünya ve ahiret saadetimiz için. Allah(c.c.) bizleri Sadatların yolundan ayırmasın inş. AMİN
    January 20

    Efendimiz'in Nazlı Kuzusu FÂTIMA VÂLİDEMİZİN İRTİHÂLİ

    Yazdır E-posta
    Yazar İrfan ÖZTÜRK   
    ImagePeygamber Efendimiz’in ye-di evlâdı olup; üçü erkek, dördü kız idi. Altı evlâdı Hazret-i Hatice’den, ismi İbrahim olan bir evlâdı da Hazret-i Mâriye -radıyallâhu anhâ-’dan doğmuştu. Altı evlâdı Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sağlığında vefat etmiş, yalnız Hazret-i Fâtıma -radıyallâhu anhâ-, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den altı ay sonra Hakk’a yürümüştür.

    Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hastalığında Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-’nın odasında yatıyordu. Kızı Hazret-i Fâtıma sevgili babasını her gün ziyaret eder, hatırını sorardı. Efendimiz’in hayatta biricik evlâdı, kızı Fâtıma kalmıştı. Hazret-i Hatice’nin sevgili yâdigârı, babasının biricik nazlı kuzusu idi. Fâtıma eve gelince, onu ayakta karşılar, kucaklayıp öper, yerine oturturdu.

    Hastalığındaki bu ziyaret çok hazin olmuştu. Fâtıma, babasını hasta ve bitkin görünce:

    “Kim bilir ne acılar çekiyor babacığım?” diye inledi.

    Efendimiz de ona:

    “Babasının sevgili kuzusu, bugünden sonra babacığın hiç acı çekmeyecek.” dedi.

    Bu, elem dünyasından göçeceğine işaretti. Hazret-i Fâtıma gözyaşlarını tutamadı. Efendimiz teselli etti:

    “Niye ağlıyorsun yavrum; yerde ve gökteki kadınların en hayırlısı olmak sana yetişmez mi?”

    Bununla beraber Hazret-i Peygamber ölüm döşeğinde ona şu fazilet dersini vermişti:

    “Ey Peygamber’in kızı Fâtıma! Sen, âhiret gününün mes’ûliyetinden kurtaracak hayırlı işler yapmaya bak. Peygamber kızı olmak sana bir şey kazandırmaz, ben seni o günün dehşetinden kurtaramam!”

    Efendimiz, Cenâb-ı Fâtı-ma’nın kulağına eğilip bir şeyler söyledi. Fâtıma ağladı. Efendimiz yine kulağına bir şeyler daha söyleyip onu mesrur etmiş, sevindirmişti. Cenâb-ı Fâtıma’ya bu durumdan sual ettiklerinde:

    “Sevgili babacığım bana:

    «Yakında ben Rabbime gideceğim.» dedi. Bu haber beni çok üzdü, ağladım. Sonra:

    «Ehl-i beytimden en evvel sen, bana gelirsin.» dedi, sevindim.” diye buyurdular. Hakikaten öyle de oldu.

    Efendimiz’in âlem-i ukbâyı teşriflerinden sonra, Cenâb-ı Fâtıma; yemez-içmez olmuş, gülmeyi, ferahı unutmuş, kendisine bir oda inşa ettirip; ismini beytü’l-hazen (üzüntü evi) koymuş, gece-gündüz orada sevgili babası Rasûl -aleyhisselâm- için gözyaşı ile ciğerini dağlar, âh u enîn ile vakit geçirir, hiçbir şey onun bu mahzuniyetini gideremez olmuştu. Yalnız yuvasının işlerini, efendisi Ali ve sevgili kuzuları olan Haseneynü’l-ahseneyne olan vazifesini yapar, sonra yine ağlamaya devam eder;

    “Ah sevgili babacığım! Fâtıma’nı kimlere bıraktın?” diye gözyaşları dökerdi.

    Böylece altı ay geçmiş, Cenâb-ı Fâtıma zayıflamış; bir deri, bir kemik kalmıştı. Bir gece yine ağlar iken, dışarıdan;

    “Ey Allâh’ın Rasûlü’nün sevgili kızı!” diye bir ses işitip dışarıya baktığında; Efendimiz’in irtihalinden sonra Medine’den firar eden ve Efendimiz’e ait olan Gadbân isimli devenin kendisine seslendiğini anladı.

    Bu deve, Efendimiz’in irtihâline tahammül edememiş; dağlara, çöllere firar etmiş idi. Bazı günler Medine’ye gelir, Mescid-i Nebevî’nin kapısından içeri, mihrâb-ı Rasûl’e bakar, gözlerinden yaşlar dökerek, tekrar çöllere firar eder, giderdi.

    İşte şimdi o deve gelmiş, kapıda Hazret-i Fâtıma’ya fasih bir lisan ile:

    “Ey Allâh’ın Rasûlü’nün kızı! Allâh’ın selâmı üzerine olsun. Baban Rasûlullah dünyadan gideli bana yemek-içmek haram oldu. Benim Rasûl’e iştiyakım ziyadeleşti. Ben yarın Allah Rasûlü’nün yanına, âhirete gitmeye kararlıyım. Bir emrin var mı?” diyordu.

    Cenâb-ı Fâtıma, ağlaya ağlaya devenin boynuna sarıldı, gözlerinden öptü ve:

    “Yâ Gadbân! Babama selâm söyle, artık gözü nûru Fâtıma’sının ayrılığa tahammülü kalmadı. O’na, beni yanına almasını söylemeni istiyorum!” dediğinde, Gadbân;

    “Başım üzre!” deyip Cenâb-ı Fâtıma’nın ayaklarına yüzünü sürüp oradan ayrılarak Mescid-i Nebevî’ye geldi. Mihrâb-ı Nebî’ye bakıp, böğürüp, başını taşlara vura vura kendini öldürdü.

    Ertesi gece, Fâtıma -radıyallâhu anhâ- âlem-i mânâda Efendimiz’i görüp:

    “Ey gözümün nûru Fâtıma! Seni göreceğim geldi, sana müştâkım, yarın bana geleceksin!” tebşîrâtını alıp, sabahleyin gayet sevinçli olarak huzur u izzete durdu, namazdan sonra Hasan ve Hüseyn’i yıkayıp, saçlarını taradı, yeni elbiseler giydirdi. Hâne-yi Aliyyi’l-Murtazâ’yı tathir etti.

    İmam Ali -radıyallâhu anh- eve geldiğinde Hazret-i Fâtıma’nın sürurunu görüp taaccüb eyledi. Ondaki sevincin sebebini sorduğunda, Cenâb-ı Fâtıma, bu soruyu cevaplandırmadı. Ekmek yaptı, beraber yemek yediler. Cenâb-ı Murtazâ:

    “Yâ Fâtıma! Allah aşkına bana söyle! Rasûl’ün irtihâlinden beri seni böyle sevinçli görmemiştim. Ne var, ne oluyor?” dediğinde, Cenâb-ı Fâtıma:

    “Ey sâki-i kevser ve ey fâtih-i Hayber! Ey benim helâlim. Buluşmamız mahşere kaldı. Bize sefer göründü, dün gece sevgili babamı gördüm. Beni yanına çağırdı, bugün ben sizlere misafirim. Bana hakkını helâl et. Hasan’ımı, Hüseyin’imi evvelâ Allâh’a, sonra sana ısmarladım. Onlara iyi bak! Onlara ikram et! Benim yokluğumu onlara bildirme! Yâ Ali! Anamı kaybettim, öksüz kaldım. Sevgili babamı kaybettim, yetim kaldım. Bu dünyada garipler, öksüzler ve yetimleri görünce beni hatırla, benim için dua eyle!” dedi.

    İmam Ali, Hazret-i Betül’den bu sözleri işitince gözyaşlarını tutamadı, ağlayarak;

    “Ey Allah Rasûlü’nün sevgilisi! Kerem et, babana benden şikâyet etme! Sana hakkı ile ikram edemedim. Fakir idim, seni mesut edemedim, sen de bana hakkını helâl eyle!” deyip hanımların en hayırlısı Cenâb-ı Fâtıma’ya şefkat ve hasretle sarılıp ağladı ve ağladılar. Cenâb-ı Hasan ve Hüseyin de bu ayrılık feryâdına katılmışlardı.

    ImageCenâb-ı Fâtıma öğle namazından sonra rahatsızlandı. Rivayete göre Cenâb-ı İmam Murtazâ’yı yanına çağırdı, vasiyet ediyordu:

    “Yâ Ali! Şu sandığı getir...” dedi. Hazret-i Ali sandığı getirdi. Hazret-i binti Rasûl, sandığı açıp bir bohça içinden yeşil bir atlas ferman çıkardı; üzerinde nurdan bir yazı var idi:

    “Yâ Ali! Bu fermanı kefenimin arasına koy. Bu ferman nedir, bilir misin? Beni sana nikâh edeceklerinde, dört yüz dirhemlik mihri kabul etmedim. Benim mihrimin, yarın kıyâmet gününde bu ümmetin âsîlerine şefaat olmasını diledim. Bunu Allah Teâlâ kabul buyurdu. Bu ümmetin âsîlerine benim tarafımdan şefaat etme hakkı verdiğine burhan, bu fermân-ı ilâhîdir. Bunu kefenime koy ki, yarın huzur u izzette bu fermanı ibraz edeyim.” dedi.

    Vasiyetine devam etti:

    “Beni, babamın «Ravza»sına götürür: «Yâ Rasûlâllah, gözün nûru sevgili Fâtıma’nı getirdik.» dersin. Oradan ne cevap gelirse ona göre amel edersin.” dedi. Bir müddet sonra Cenâb-ı Fâtıma’nın rûhu; «İrciî!» emrine imtisâlen âlem-i illiyyîne kanatlandı.

    Ehl-i beyt, mihnet deryasına dalmış, âh u figan göklerdeki melekleri ağlatmıştı. Bütün Medine kan ağlıyordu. Şâh-ı Rasûl’ün ciğerpâresi de, bütün ümmeti öksüz bırakıp âlem-i fenâdan, âlem-i bekāya irtihal ediyordu. Yalnız bu ayrılıktan memnun olan, sevgili babasına kavuşan Hazret-i Fâtıma idi.

    “Hazret-i Ali namazını kıldırıp, Ravza-i Rasûl’e geldi. Cenâb-ı Fâtıma’nın tabutunu Ravza-i Mutahhara’nın kapısına koydu ve içeriye nidâ etti:

    «Yâ Rasûlâllah! Kızın sevgili Fâtıma’yı Sana getirdim!» dedi.

    Rivayete göre bu esnada kabr-i nebî yarılıp, kabirden iki mübarek el çıkıp ve oradan şöylece cevap verilmiş:

    «Getirin! Gözümün nûru, gönlümün süruru Fâtıma’mı!»

    Bir müddet Efendimiz, Fâtıma’yı kucaklamış sonra yine dışarıya iade eylemiş.

    Sonra Hazret-i Fâtıma’yı Cennetü’l-Bakî‘ denilen kabristana defnettiler. Şimdi orada yatmaktadır.

    Allah Teâlâ herkese helâl para ile Ravza’yı ziyaret etmeyi nasip eylesin. Gidenlere de tekrar gitmeyi müyesser eylesin.

    Ravza’yçün ah etmek hasret işidir,
    Hasret ile yakan aşk ateşidir,
    Gitmeyip «Ravza’ya âşıkım» diyen;
    Aşk u meşk bilmeyen gafil kişidir.

    (Gülzâr-ı İrfan)

    kaynak: www.yuzaki.com