OSMAN HAKAN's profileHAKAN ÜNLÜATA (hunluata)PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    August 27

    REŞAHATTEN

    KASİDE ( Reşahat'den alınmıştır. İslâmı Araştırmalar - Sadreddin Yüksel . 1983 Bşk. Sh. 352 - 356.)

    1) — Nakşı taifesi, haddinden fazla meşgul bir taifedir. Zira bu daire -dünya- içinde başları pergel gibi iş üstündedir. (Daima hizmet üzerine eğilmektedir.)

    2) — Hepsi tek bir dairenin merkezi etrafında toplanmışlardır. Yine top-yekün bir pergelin deveranından -kaderin tasarruflarından- haberdardır­lar.

    3) — Onlar, (kalpler üzerinde) nakış yapanlardır. Fakat her nakşa bağlı değildirler. Çok ma'rifetli oldukları için her lahza başka bir nakış ele alırlar.

    4) — Her an Bukalemunvari başka bir renktedirler. -Sık sık manevi hal ve makamları değişir- Yalnız garip olanı şudur ki, her iki cihanın ren­ginden nefret ederler. (Çalışmaları, ne dünyayı amaçlıyor. Ne de ahireti, sadece Rıza-i ilahîyi kazanmak gayesiyledir.)

    5) — Her ne kadar zahirde avam ve düşman gibidirlerse, bâtında ve manâda havas ve dostturlar.

    6) — Aslında Nil nehrinin suyu gibidirler. Kıptî'nin ağzında ise, kana dö­nerler. Çan gibi hafiftirler. Hz. İsa'nın merkebi (merkep karakterli kim­seler) üzerinde ise yüktürler, ağırdırlar.

    7) — Her ne kadar cilalanmış ayna gibidirlerse de fakat Habeşliler -kötü insanlar- için pastırlar. Gerçi İbrahim Halil'in bahçesidirler. Fakat odun gibi kimseleri de ateşvarî yakarlar.

    8) — Entariyi giyerken ehl-i beytin gidiş ve tarzlarını hatırlatırlar. Riya­kârlar gibi mavi hırka giymezler.

    9) — Bu zeki insanların prensipleri, kendilerini gizleyip belli etmemek-dir. Onlar settar -setr edici- olan Allah'ın sıfatlan ile muttasıftırlar.

    10) — Bu mevhum çokluğu koyu vahdette gizlemek istedikleri içindir ki, Allah'dan mağfiret taleb etmektedirler.

    11) — Varlıkların çokluğu onlara bir te'sir yapamaz -vahdetten saptır­maz-. Çünkü onlar, kendilerini bu varlıkların menşeine -Allah'a- bağla­mışlardır. Rabtetmişlerdir.

    12) — Soluklara değer verip boş yere harcamamak, bu şahlar gibilerin huyudur. Kendi nefeslerinin bekçiliğini yapmalarına rağmen iyi padişah­lardırlar.

    13) — Sustukları vakit, misk göbeği gibidirler -Her tarafa güzel kokular yayarlar- Konuştukları zaman da yüz eczacının canını beslerler.

    14) — Suskundurlar, fakat konuşunca papağan kuşu gibi hep tatlı ha­reketli ve tatlı- sözlü olurlar.

    15) — Yıldızlar gibi hepsinin halveti, topluluktadır. -Topluluk içinde iken

    Hak'la beraberdirler- Vehakeza her meclisin mumu ve her pazarın -her hareketin- süsüdürler.

    16) — Seyahatları vatan dahilindedir. Tıpkı hâle içinde oturmakta olan ay gibi. Bedenen durmakta olmalarına rağmen, yürekleri i'tibarı ile sa'y ve harekettedirler.

    17) — Bu hızlı yürüyenlerin durumu, baş döndürücü bir hızla hareket etmeşine rağmen yerinde sabit sandığın dağların -yerin- durumuna benzer. Demek yürekleri dönük kimseler bu zatları da kendileri gibi dönük sanırlar.

    18) — Ehlüllâh, aşk kâbesine doğru yol alan bir kafiledir. O kafileye ku-mandanlık edenler de. bu kahraman nakşîlerdir.

    19) — Nakşiler dünya ma'temhânesinde konakladıkları halde dokuz mavi perdeden -dokuz kat gökten- daha yüksek çadırlar kuranlardır.

    20) — Her birisi cihan alanında birer emniyet şeddi -te'minatıdır. Bir dağ kadar büyük bir tenkide bile, bir saman çöpü kadar değer vermezler.

    21) — Onlar safvet ve iyilik denizinde dosdoğru yüzen balıklardır. Nehir kenarında eğri büğrü yürüyen yengeçler gibi değildirler.

    22) — Bu zatlar, aşka susamış kimselerin dudağında cana can katan aşk şarabıdırlar. Vesveseli insanların elinde ise, avuçta sıkılan altınlardır

    23) — Tertemiz gözlere sahiptirler. Hatta, saf ve temiz gözlerin nurlarıdırlar. Dindarların önderi, dinin de tacıdırlar.

    24) — Bu dünyada Çenab-ı Hakkın mahbublarıdırlar. Fakat Mansur-u Hallaç gibi kavgayı da istemezler.

    25) — Ma'rifet hurması onlara vücut ağacından yetişir. Ey rabbim, bu taife ne kadar şanslı bir taifedir.

    26 - 27) — Mevlana Çelâleddin-i Rumi'nin baha biçilmez gazellerinden her bilginin hayranlık duyduğu yedi tane beyti, bu kasideye dere ediyorum. Zira o yüce insanların medhinde söylenen bu sözler, Ülker kümesi kadar şereflidir.

    28) — Kulağını sedef gibi aç ve tertemiz bulunan yüreğinde bu gazele yer ver. Çünkü yetkililer bu gazeli, bir inci dizisinden farksız görmektedirler.

    29) — Düşün! bu dünyada iki, üç tane yankesici (kalpleri "çalanlar) vaı ki. ma'rifetleri ile ay'ın külahını başından alırlar. (Çok çetin işler başarırlar.)

    30) — Zahirde sarhoş, gerçekte kalpleri uyanık iki, üç tane kurnazdırlar ki, feleği dahi bir kavga ile döndürürler.

    31) — Maddî cesettedirler, fakat maddeye düşmandırlar. Dünyada ya­şadıkları halde, her iki cihanla da alâkaları yoktur.

    32) — Canların da talip olduğu o perdeli sevgilinin aşıkıdırlar. Onun gü­zel gözleri gibi, mest ve gaddardırlar.

    33) — işret meclisinin reisidirler fakat sen baş vermedikçe onlar sana sır vermezler. Şarap sunanlardır. Yalnız üzüm sıkmazlar.

    34) — (Madde o kadar onlara musahhar ve muti'dir ki) avuçlarına top­rak alsalar, sarı altına döner. Geceleyin arpa da ekseler, gündüzün buğ­day biçecekler.

    35) — Yiğitlik gösterip onların sohbetleri sayesinde insan ol. Zira ger­çek insan bunlardır. Geriye kalanlar ise, insanları yiyenlerdir.

    36) — Ey Safi! (Müellifti lakabıdır.) Sen insanlığı onlardan öğren. Zira onlar basiret sa­hiplerinin göz bebeğidirler.

    37) — Eğer şu göz bebeğinin nuru kimdir diye sorsan; el-cevap: Arifle­rin himmet bekledikleri zattır.

    38) — Ülkelerin ma'nevî önderi ve dünyanın şahı efendimiz Ubeydüllah-ı Ahrar'dır ki, onun umumî lütfünden her canlı faydalanmaktadır.

    39) — O, tevhîd âleminde öylesine bir güneştir ki, bütün kâinat zerreleri onun penceresinden nur almaktadır.

    40) — O, hür insanlar topluluğunun efendisidir. Dünya hükümdarları, onun kapısında kul ve hizmetçidirler.

    41) — Ey dinin hamisi! Sen arzu ve istekler hususunda öyle bir kıblesin ki halk, gayr-ı ihtiyarî olarak her taraftan ona yönelmektedir.

    42) — Köle olsun, hür olsun bu yoldakilerin tümü, senin vefalı kullarındır.

    43) — Başlarını senin emirlerinin ipinden çıkaran cahiller, ahmaklık merasında bulunan yularsız merkeplerdir.

    44) — (Seni dinlemeyen cahiller) kimi zaman dalalet sahrasının dibine düşmüşlerdir. Kimi zaman da, talihsizlik çölünde şaşırıp kalmışlardır.

    45) — Senin ihsanından mahrum yaşayan bayağı kimseler, deniz kıyı­sında ciğeri susamış «balıkçıl» (Arapçada adı «malikül hazinidir. Cahiz'in anlattığına göre, bu kuş devamlı olarak sulara, nehirlere ve kaynaklara yakın yerlere konar. Suların kuruduğunu görünce son derece kederlenir, üzülür. Bazen de azalmasın diye, su içmez olur. Tabii ki bu süre uzayınca beyinsiz kuşta susuzluktan ölür.) kuşu'na benzerler.

    46) — Baygınların sana devamlı bir incizabı vardır. Senin oltanın çengel iğnesine takılmış bulunan aşklar, balık gibi ızdırap çekmektedirler. 47-48) — Ben senin denizinin balığıyım. Aynı zamanda senin medh-ü senalarınla doluyum. Tıpkı ağzına kadar değerli incilerle dolu bulunan sedefler gibi.

    49) — Senin denizinde boğulan kimsenin şeref ve i'tibarı, artmaktadır. Sahilde kalanlar ise inci kabuğunun kırıntıları gibi değersizdirler.

    50) — Bu ferah denizinde «safi», ebediyen gark olsun. Umarım onu, hiç bir vakit bu denizden çıkarmazlar.
    August 22

    Abdulhalık Gucdüvani (k.s)

    HİLYE-İ HACE ABDULHALIK

    Boyu uzun, başı büyükçe, teni beyaz, yüzü güzel, kaşları gür ve çatıktı. Göğsü enli, omuzları genişti. İri vücudlu ve mehabetliydi. Basiretli ve gönlü maneviyatça açıktı. Hızır'la yoldaş ve arkadaştı. Hacegan yolunun ilkiydi.

    Kısa çizgilerle hayatı:

    Gucdûvanî, altın silsilenin onuncu halkası. "Şeyh" anlamına kullanılan Farsça "Hace", Türkçe "Hoca" lakabıyla meşhur. Kendi dönemine kadar "Bistamiyye" ya da "Tayfûriyye" adıyla anılan "Nakşbendiyye" Gucdûvanî'den Muhammed Bahaeddin Nakşbend'e kadar "Tarik-ı hacegan" adıyla anılmıştır.

    Emaneti Yusuf Hemedanî'den alan Hace Abdulhalık Gucdûvanî aynı Pir'den feyz alan Ahmed Yesevî'den farklı olarak hafî zikri esas almış ve tarikatın onbir prensibini vaz etmiştir. Ahmed Yesevî cehrî zikre dayalı tarikatini Maveraünnehr bölgesinde, Gucdûvanî ise, hafi zikre dayalı yolunu Harezm ve Horasan bölgesinde yaymıştır. Daha sonraki asırlardan günümüze kadar her iki tarikat Orta asya ve Anadolu ile Balkanlar'da müessir olmuştur.

    Gucdûvanî'nin hayatı hakkında bilinenler, kendisinden bir kaç asır sonra yazılan Nefehatü'l-Üns ve Reşahat aynu'l-hayat gibi tabakat ve bazı adab kitaplarında verilen pek sınırlı bilgilerden ibarettir.

    Rivayete göre Abdulhalık Gucdûvanî, İmam Malik neslinden. Büyük Selçuklular döneminde Anadolu'nun Malatya'sından kalkıp Buhara'ya altı fersah (yaklaşık 35 km.) mesafedeki Gucdüvan köyü ne yerleşen bir ailenin çocuğu. Hace Abdulhalık bu köyde doğdu. Bu yüzden Gucdûvanî diye meşhur. Babası İmam Abdülcemil, zahir ve batın ilimlerinde derinliği olan ve menkıbelere göre Hızır'la sohbetlerde bulunan bir zat. Hatta oğlunun doğumunu müjdeleyen ve ona "Abdulhalık" adının verilmesini isteyen de Hızır (a.s)'dır. Annesinin de asil bir aileden ve beykızı olduğu kaydedilmektedir.

    Gucdûvanî, dini ilimleri Buhara'da okudu. Devrin ünlü alimlerinden Allame Sadreddin'in talebesi oldu.

    Maneviyata Yönelişi:

    Zahirî ilimlerde kemale eren Abdulhalık, riyazat ve mücahede yoluna meyletti. Fıtraten engin bir gönle, maneviyata yatkın bir kalbe sahipti. Bir gün hocası Allame Sadreddin ile tefsir okurken söz; "Rabbınıza için için yalvararak gizlice dua edin" (el-A'raf, 7/55) ayetine geldi. Gucdûvanî sordu:

    - Bu gizliliğin aslı ve hafî zikrin hakikati nedir? Cehrî zikirde organlar hareket eder, ses dışardan duyulur. Hafî zikri ise dışardaki insanlar görmese bile, insanın içindeki şeytan görür. Çünkü Allah Rasûlü (s.a): "Şeytan insanoğlunun kan damarlarında dolaşır" buyurmaktadır. Öyleyse insanın zikir sırasında başkaları tarafından görülmemesinin ve şeytan tarafından sezilmemesinin yolu nedir?

    Allame Sadreddin bu soruya cevap vermekte zorlanınca işin kolayını hakikati itiraf etmekte buldu ve şöyle konuştu:

    - Bu sorunun cevabı, ancak ledün ilmiyle verilir. O da bizde yok. Çünkü o, Allah'ın velî kullarına has bir ilimdir. Şu kadar var ki, Allah dilerse senin karşına bir veli kulunu çıkarır ve müşkilini hallettirir.

    Hızırla Dostluğu:

    Hace Abdülhalık, hocasının bu sözünden sonra Allah'ın, kendisine yol gösterecek kimseyi bir gün karşısına çıkarmasını bekler olmuştu. Bir süre sonra karşısına çıkan, Hızır (a.s.) oldu. Babasının da rehberinin Hızır olduğunu daha önce belirtmiştik. Hızır onu evladlığa kabul etti ve ona "vukuf-i adedi" ile "hafî zikri" talim etti. An'aneye göre Hz. Peygamber (s.a)'in Sevr mağarasında Hz. Ebu Bekir (r.a)'e öğrettiği bu zikir tarzı, Abdülhalık Gucdûvanî ile daha bir önem kazandı. Hacegan yolunda bir süre terkedilen bu usul, Hace Abdulhalık'ın "Üveysî" üslupla mürid ve talebesi olan Şah-i Nakşbend (ö. 791/1389) hazretlerinde yerini iyice sağlamlaştırmış oldu.

    Hızır'ın Gucdûvanî'ye gönül zikrinden başka, başını havuza sokturup nefesini tutturarak nefy ve isbat ile tevhid zikrini öğrettiği de nakledilir. Gucdûvanî'nin asıl mürşidi Yusuf Hemedanî'dir. Ancak Hemedanî'yi bulması da Hızır'ın delaletiyle oldu. Yirmi yaşları civarında şeyhini bulan Hace Abdülhalık kısa zamanda onun boyasına boyandı.

    İslam memleketlerinden bazılarını dolaşan Abdülhalık, bir ara Şam'da da ikamet etti. Daha sağlığında ünü, İslam memleketlerinin her tarafına yayıldı. Dergahına gelenlerin sayısı binlere baliğ oldu.

    Nefsin tuzakları:

    Bir gün bir derviş sordu:

    - Nefsin istediğini mi yapayım, istemediğini mi? Hace hazretleri şöyle buyurdu:

    - Nefse uyup uymamak konusun da, çoğu zaman akıl da yanılabilir. Bunun en güzel ölçüsü, Hakk'ın emrettiğini yapmak, nehyettiğinden kaçmaktır; yani şeriata uymaktır

    Derviş bu sefer tekrar sordu:

    - Dervişlik yoluna şeytan karışır mı? Hace Abdülhalik dedi ki:

    - Evet nefsini fenaya erdirmede son merhaleye ulaşmamış bir dervişin öfkelenince yoluna şeytan karışır ve işini allak bullak eder. Nefsini ifna edende ise öfke bulunmaz. Gadabın yerini gayret alır. Ancak gadapla gayret birbirine karıştırılmamalıdır. Çünkü gadap nefsanîdir. Gayret rabbanidir ve Allah ve Rasulü'ne düşkünlük, onlara yapılacak hakarete adem-i tahammüldür.

    Aynı derviş ona bir başka gün yine şöyle dedi:

    - Allah beni, cennetle cehennem arasında muhayyer bıraksa ben cehennemi tercih ederim. Çünkü cennet, nefsin muradıdır. Ben ise nefsimin arzu ve isteklerine karşı direniyorum.

    Hace hazretleri buyurdu ki:

    - Senin düşüncen çarpık ve sakat, çünkü tersten yine nefs kokuyor. Kulun irade ve ihtiyar ile ne işi var? Bize Hakk nereye git derse, biz oraya gideriz. Neyi yap derse onu yaparız. Kulluk ve nefse muhalefet böyle olur.

    Hace Abdülhalik'ın bu cevabı, ne kadar çarpıcı. Daima Hakk'a karşı çıkan; olmayınca süret-i haktan görünüp yine aykırılık aramaktan başka işi olmayan, hep haz ve gurur peşinde koşan nefsin halini ne kadar güzel anlatmış.

    Dua isteyene:

    Kendisinden dua taleb eden birine şunları söyledi:

    - Kişi üzerine farz olan borçlarını öder, farizalarını yerine getirir ve ondan sonra dua ederse dileği kabul olunur. Sen farzlardan sonra bizi dua ile an; biz de sana dua edelim. Umulur ki Allah, dualarımızı kabul buyurur. Çünkü Allah Rasulü: "Mü'minin, mü'min kardeşine gıyabında duası reddolunmaz." buyurmuştur.

    Ölümü:

    Abdülhalık Gucdûvanî'nin hayatı hakkında olduğu gibi, vefatı hakkında da açık ve kesin bir bilgiye sahip değiliz. Kaynaklar onun 575/1179, 585/1189, 617/1220 yıllarında vefat ettiğini belirtir. Şeyhinin 535/1140 yılında vefat ettiği, kendisinin de onun vefatından yirmi yaşlarında olduğu bilindiğine göre yaklaşık seksen yıl yaşamış olsa, ölümü 595/1199 yıllarında olmalıdır

    Vasiyetnamesi:

    Gucdûvanî hazretlerinin oğlu Evliya-yı Kebir için yazdığı bir vasiyyeti vardır ki, Nakşi an'anesinde hikmet ve marifet açısından çok önemli bir yer tutar. Onun oğlunun şahsında bütün ilim ve irfan ehline yaptığı vasiyeti şöyledir:

    "Oğlum, sana vasiyetim şudur ki; Bütün hallerinde ilim, edeb ve takva üzre olasın. Selefin eserlerini oku, izlerinden yürü. Ehli sünnet ve'1-cemaat çizgisinden ayrılma! Fıkıh ve hadis öğren, cahil sofilerden uzak dur. Namazını cemaatle kılmaya itina et. Fakat imam, ya da müezzin olma. Şöhretten uzak dur; çünkü şöhret afettir. Herhangi bir makama göz dikme! Mahkeme ilamlarına adını yazdırma, kimseyle mahkemelik olma! Kimseye kefil olma. Halkın vasiyetlerine de karışma. Padişah ve devlet adamlarıyla düşüp kalkma! Dergah kurma ve dergahta oturma! Parlak oğlanlarla, namahrem kadınlarla, lafını bilmeyen avam insanlarla ülfet etme! Güzel seslere fazla kapılma; zira onun çoğu kalbi öldürür. Güzel sesleri ve hoş nağmeleri büsbütün red ve inkar etme, zira onlara bağlı olanlar çoktur. Az ye, az konuş, az uyu ve kalabalıktan arslandan kaçar gibi kaç! Daima kendi yalnızlığınla Hakk ile beraber ol! Helal lokmayı ara ve şüphelilerden kaç. Nefsin hakkında iktidar sahibi oluncaya kadar evlenme ki, dünya seni yutmasın, seni kendisine meylettirmesin. Çok gülmekten; özellikle de kahkahayla gülmekten sakın; sonra gönlünü öldürürsün. Herkese şefkat nazariyle bak ve hiç kimseyi hor görme! Dışını süslemeye çok önem verme ki, dış mamurluğu iç haraplığından gelir. Halkla çekişme, hiç kimseden bir şey isteme ve kimseye hizmet teklif etme! Şeyhlere malın, canın ve gücünle hizmet et. Onların işlerini red ve inkara kalkışma! Çünkü bu hal, felah bulmayan bir hüsrana yol açar. Dünyaya ve dünyacılara meyletme. Daima elbisen sade, yoldaşın derviş, mayan ilim, evin mescid, dostun Allah Teala hazretleri olsun."
    August 15

    Nefs üzerine Gavs Hz.lerinin Sohbeti

    Gavs-i Sani Hz.lerinin NEFİS hakkındaki sözleri

    Nefs düşmandır, Düşman düşmana acımaz, düşmanda hiçbir zaman hayır istemez.daima kötülüğü ister. Allahu teala buyurduki- “inne nefse le emmaretun bis’sui”Yusuf 53

    Nefsi emare daima kötülüğü emr eder.

     Şeytan ve nefs çok büyük düşmandır. Kedi nasıl fareyi delikten gözetiyor nefes bile almıyor,ses çıkarmıyor fare kendisini bilmesin çıksın diye şeytan ve nefiste öyledir.şeytanda aynı kedi gibi nerede nokta görürse oradan vurur.

     Şeytanı kandıran nefistir. Allah Teala şeytana Adem'e (a.s) secde et diye emretti, hemen nefis devreye girip, hayır sen daha kıymetli maddeden yaratıldın ,o çamurdan yaratıldı; sen nasıl ona secde ediyorsun diye onu emre itaatten alıkoydu ve helak etti.

     Bu tarikatı nakşibendiyenin gayesi cihadtır... En büyük cihad nefs ve şeytan... ilk önce insanın kendi nefsine dikkat etmesi gerekir.

     Şeytan kurt gibidir en ufak bir sesten korkar kaçar, şeytan Allah zikir edilince orada duramaz siner kaçar, ama nefis öyle değildir.

    ***“Bu kapıda kişinin ne kadar hizmet ettiğine değil nefsinin ne durumda olduğuna bakılır.”

    Baskalarına hizmet etmek isteyenler, kendilerini ıslah etsin yeter.
    Çünkü nefsini ıslah eden kimse baskalarına fayda verebilir ve güzel
    şeyleri temsil edebilir.

    Sadat-ı Kiram,nefislerini ıslah edip güzel ahlakı elde ettikleri için Allah yolunda insanlara büyük fayda vermişlerdir.

    En büyük hizmet,güzel ahlaklı ve edepli bir insan olmaktır...

    ***İşlenen günahlar, insanın kalbini zayıflatır; onun düşmanı olan nefsi ve şeytanı kuvvetlendirir. Bu nedenle, insanın içinde kalp, nefis ve şeytan devamlı mücadele hâlindedir.

    Zikre devam ediniz, virde önem veriniz. Çünkü kalbin tek ilacı zikirdir. Kur'an okumak, salâvat çekmek, hizmet etmek sevaptır; fakat bunlar kalbe ilaç olmaz, nefsin çirkin sıfatlarını değiştirmez. Nefsi ancak zikir terbiye eder.

     

    seymes.com

    Gavs Hz.. Günah hakkındaki sohbeti

    “Günahlara meyil etmeyin.”

    “Günahlar şeytanın gıdasıdır.

    " Üç günahı kebair sofinin mürşid’den yardım almasına engel olur,

    üç gıybet bir günahı kebair yapar ,işlenen dokuz gıybet üç günahı kebair yapar.

    İşlenen üç günahı kebair mürşidden gelen himmeti keser, sofiden ervah ayrılmaz ,fakat sofiye manevi yardım yapamaz.

    Elektirik olupda şartelin açık olmaması gibi ,onun için siz burdasınız en az ayda bir sekiz şart yapmanız gerekir."

    “üç tane küçük günah işleyen bir büyük günah işlemiş gibi olur.ona gelen feyzi keser.”

    “Günah işleyenler kalplerini zayıflatıp şeytanı kuvvetlendirmiş olurlar.

    Seytanı kuvvetli olanın dini zayıf olur.Onun için haramlardan uzak durmalıdır

    “Haramlar ve işlenen günahlar ise, şeytanın gıdasıdır. İşlenen günahlar, insanın kalbini zayıflatır; onun düşmanı olan nefsi ve şeytanı kuvvetlendirir. Bu nedenle, insanın içinde kalp, nefis ve şeytan devamlı mücadele hâlindedir.”

    “ Bu hizmetleri yaparken de kendinizi günahlardan muhafaza edeceksiniz. Yoksa su ateşi nasıl söndürüyor, yok ediyor, günahlar da sevapları yok ediyor.”

    Bir insan günah işlerse bu insan ne kadar zikir yaparsa yapsın fayda yoktur.


    seymes.com