OSMAN HAKAN 的个人资料HAKAN ÜNLÜATA (hunluata)照片日志列表更多 工具 帮助

日志


6月6日

EN BÜYÜK NİMET= TEVBE KAPISI

Resulullah (s.a.v.) buyurdu ki :

‘’’ Mü’min günah işlemeyi sanki her an üzerine devrilecek bir dağın altında oturmak gibi görür . Facir (haram ve günâha dalmış.) ise günah işlemeyi burnuna konan ( eliyle kovduğu ) bir sinek gibi telakki eder ( kabul eder )’’’ . ( Ahmed İ.Hanbel , Buhari , Tirmizi )


"Ey ALLAH'ım ! Ben, kalbimle kendisine dönmemeyi karar vererek tevbe edip, sonra nefsimin uğursuzluğu ve cehaletim yüzünden tekrar döndüğüm (işlediğim) bütün günahlarımdan dolayı senden mağfiret dilerim."

"Kendiliğimden Sana söz verip, sonra kötü nefsime uyarak sözümde durmadığım her şeyden ötürü senden mağfiret dilerim"

"Kendisiyle Sana ibadet etmeye yardım alayım diye bana in'âm etmiş olduğun, fakat ben onunla, Sana isyan etmeye yardım aldığım (Sana isyanda kullandığım) her nimetten dolayı senden mağfiret dilerim."

"Ey gizli ve aşikâr her şeyi bilen ALLAH'ım ! Gündüzün ışığında ve gecenin karanlığında, ortada ve tenha'da, gizli ve açık işlediğim her günahtan dolayı Senden mağfiret dilerim." "Ey Hâlim"

'Tövbe eden hiç günah işlememiş gibidir' ve ' her kul hata (günah)  işler ancak hata işleyenlerin en hayırlısı tövbe edenlerdir' hadislerinde Hz. Peygamberimizin (sav) buyurduğu gibi tövbe ediniz ve güzel ameller ile ALLAH ın emrettiği gibi bir kul olarak; ibadetlerini sebat ile yerine getiren, salih işlerle meşgul olup ve haram olan sevimsiz söz ile fiili hallerden ateşe düşmek kadar korkunuz. Böylece Yüce ALLAH ın rızasını kazanıp Naim cennetler ile müjdelenen ALLAH için yaşayan dosdoğru kullardan olunuz inşALLAH.

Ve güzel işler yapmamıza ;namaz kılmak, Kur an okumak veya öğrenmek, ALLAH ı tesbih etmek ve daha bir çok ALLAH a yakın olmamızı sağlayacak Hz. Peygamberimizin (sav) bildirdiği ibadetlere, ne kadar engelimiz var ise (nefis, şeytan ve uyan insanlar, dünyalık hevesler, boş işler..vs ) bunların hepsinden uzaklaşıp, ALLAH a sığınmalıyız ki şu kötü zamanda   Yüce Rahman a hakkıyla teslim olalım ve ALLAH ın izni ile kurtuluşa erelim.

Unutmamamız gereken; yaratılış amacımızın Rabbimizin Mülk Süresi 2. ayetinde buyurduğu 'O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.' sınav gerçeğidir. ALLAH c.c. ömrümüzün geri kalanını hayırlı eylesin. Amin

Selamun Aleyküm ve Rahmetullahi ve Berakatühü.
Hz. Muhammed Mustafa (sav) Gönülden  İtaat Edenler Topluluğu - Facebook
5月19日

BEKARLAR OKUYUNUZ

Bir müslümarı, evleneceği kadında şunları aramalıdır:

1 - Dindarlık (dine bağlılık) :

Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselam) şöyle buyurur: “Kadın, dört şey için nikâh edilir: Malı, asaleti, güzelliği ve dindarlığı için. Sen dindar olanı ele geçirmeye bak!“ (Tecrîd-i Sarih Tere, 11/264 vd,; Sahîh-i Müslim Terç., 7/405).

Şu hâlde bir müslüman için, evlenme teşebbüsünde ilk tercih, dindarlığın bulunmasıdır. Fakat yalnız dindarlık da yeterli değildir. Hepsinin bir arada olması elbette daha güzeldir. Şu kadar ki, dindarlık -ve buna bağlı güzel huylar- yerinde olduktan sonra, diğer vasıflar noksan olsa da pek zararı yoktur; ama bu olmayınca diğer üçü bulunsa da fazla kıymeti yoktur. Yâni kadının mal, asalet ve güzelliği, dindarlığı sayesinde ayrı bir değer kazanır; aksi hâlde bunlar, başlıbaşma tercih konusu değildir.


2 - Güzel huy:

Hâdis-i şerifte şöyle buyuruldu:

“Dünya nimetinin (dünyalık faydalanmanın) en hayırlısı, sâliha -iyi- kadındır“ (Müslim, Müsnedü Ahmed, Nesâî, İbn mâce; Keşfü‘1-Hafâ, 1/364 (Hd. 1317); el-Münâvî: Feyzu‘l-Kadîr şerhu‘l-Câmii‘s-Sağîr, Riyad-1998, 6/3283 (Hd. 4279)).

Evet, iyi huylu bir kadın, bir erkek için gerçekten çok büyük nimettir. İyi kadını da Peygamber Efendimiz şöyle tanıtmışlardır:

“İyi kadın odur ki, (kocası) ona bakınca huzur verir, ona emredince itaat eder, ondan uzak kaldığı zaman, (kendi namusunda ve kocasının malında) eşine muhafızlık yapar“ (Sünenü Ebî Dâvud, Beyrut-1997, 2/209 (K. ez-Zekât, 33/1664).).

Şunu da bilmeli ki, edebinden yüzü kızaran bir kız, sıkılmayan kimseden elbette hayırlıdır.

3 - Evlenmek isteyen bekâr gencin, bakireyi tercih etmesi uygun olur. Çünkü onunla aile hayatı daha sıcak ve kolay olur, bunun eşine bağlılığı daha kuvvetli olur... Şöyle bir hikâye vardır: Çok güzel bir gencin bakire bir nişanlısı varmış. Pek çirkin bir adam, kızı kaçırıp onunla zina etmiş. Sonra da genç nişanlı, bununla evlenmiş. Yirmi-otuz sene güzel bir evlilik hayatı sürmüşler. Nihayet kadının ölüm hâli yaklaşınca, kocasına samimi olarak şöyle tenbih ve itirafta bulunmuş: “Evlenmek istediğin zaman, bakire olmayanla evlenme! Çünkü kendisi pek çirkin olduğu hâlde, benimle zina eden o adamın muhabbeti, bunca zamandır kalbimden çıkmadı. Sen çok yakışıklı olduğun hâlde, o sevgiyi sende bulamadım...“ (Seyyld Ali-zâde: Şerhu Şir‘ati‘l-İslâm (ist. 1293), s. 441.).

4 - Kısırlığı sabit olmayan, çocuk doğurabilecek kadınla evlenmeyi tercih etmelidir. Zira ailede çocuk sahibi daha hayırlıdır. Ama her şeye rağmen, dindar ve temiz ahlâklı kimseler, üstünlükte dâima ön sırada gelirler. Bu vasfıyla birlikte diğer iyi meziyetleri de taşıyanlar, ayrıca değer kazanırlar.

5 - Kadın, erkeğinin beğeneceği bir güzellikte olmalıdır. Çünkü devamlı onunla yüzyüze gelip, gönlü onunla huzur bulacaktır. Güzellik anlayışı izafî olup, şahıslara göre değişik olacağından, herkesin eşinde aradığı tabiî bir güzelliği bulması yeterlidir. Ama hiçbir zaman dış güzelliğe kapılıp, huy güzelliğini unutmamalıdır. Aslında huyundan dolayı sevilen kimse, her zaman güzeldir.

6 - İyi bir aileden seçmeye çalışmalıdır. Gerçi diğer yönleri gözetilmeden, sırf soy üstünlüğüne bağlı görülen bir asalete imrenip evlenmek doğru olmaz. Ama terbiye üstünlüğüne dayanan bir asaletin aranması, iyiliğiyle tanınan dindar, dürüst ve sağlam bir aileden alınması tercih edilmelidir. Zira aile eğitiminin ahlâkî gelişmeye büyük tesiri olduğu kesindir. ‘Terbiyenin, hüsn-i ahlâkda medhal-i azîmi (büyük etkisi) olduğuna ittifak vardır“ (Mevzuâtü‘1-Ulûm, 2/463.).

(Kişinin, yakın hısımlık kuracağı kimselerin iyi olması da, ayrı bir ni‘mettir. “Anasına bak kızını al“ atasözünü hatırdan uzak tutmamalıdır... Dâmad seçerken de, erkeğin aile yapısı hesaba katılarak karar verilmelidir).

Evlenme hususunda kadının:

1) Yaşta,
2) Boyda,
3) Servet (ve rütbe)de,
4) Asalette erkekten biraz aşağı olması daha iyidir.

Fakat:

1) Güzellikte,
2) Terbiyede,
3) Ahlâkta,
4) Takvada ise, erkekten üstün olması daha güzeldir (Şerhu Şir‘atfl-İslâm, s. 441.).

Nikâh düşen kimselerden, yakın hısımlarla evlenmek de caiz olmasına rağmen pek iyi değildir. Çünkü akraba arasından evlenen eşlerin, birbirine karşı olan arzu ve sevgileri biraz gevşek olur. Bu münâsebetle, onların neslinin zayıflamasına sebep olur (Mevzuâtü‘1-Ulûm, 2/463.). Şu halde; amca kızı, dayı kızı, hala kızı, teyze kızı gibi yakınlarla evlenmekten sakınmak iyi olur.

(Gayr-i müslim yahûdi ve hıristiyan kadınla müslüman bir erkeğin evlenmesi caizdir; fakat iyi değildir, mekruhtur. İhtiyaç olmadıkça böyle bir evlilikte bulunmamalıdır. İslâm‘dan çıkan “mürted“ ve dinsiz kimselerle -kadın olsun erkek olsun- müslümanın nikâhlanması, dînen haram ve bâtıldır). Kötü ahlâklı, iffetsiz kadınlardan sakınmak lâzımdır. Fuhuş yapan kadınla, hele bunu meslek hâline getiren kimseyle evlenmek, iffetli kimseler için -tahrîmen mekruhtur- hiç münâsip değildir. Bu hususu âyet-i kerîme şöyle belirtir:

“Kötü kadınlar, kötü erkekler için; kötü erkekler de kötü kadınlar içindir. Temiz kadınlar, temiz erkekler için; temiz erkekler de temiz kadınlar içindir“ (S. en-Nûr, 26. Bununla beraber, zina etmemişin zina etmişle nikâhlanması kerahetle caizdir. (Bu mesele hakkında ve Nûr sûresi 3. âyetin tefsirinde; Hamdi Yazır: Hak Dini Kur‘an Dili, İst-1970, 5/3474-78, 3494).).

Kadınlarda dine bağlılık ve güzel huy öncelikle arandığı gibi, her erkeğin kendine göre uygun gördüğü çeşitli değerler daha aranabilir. Meselâ anlayışlı olması, ev işlerini güzel tanzim etmesi, idareli ve tutumlu olması, her ev hanımından beklenen en mâkul bir hususiyettir. Yine bâzı fena huylardan uzak olanın tercih edilmesi, evliliğin selâmeti bakımından elbette lüzumludur. Kötü halli kadını, sonradan ıslâh etmek için fazla iyimser ve ümidvâr olmamalı, böylesinden sakınmalıdır. Zira aslında sâliha (terbiyeli-ahlâklı) olmayan kadının, yirmisinden sonra ıslâhı -mümkün de olsa- kolay değildir.

Meselâ, şu huylara sahip kadınlarla evlenmekten imkân nisbetinde sakınmalıdır:

1 - Mâkul bir sebep yokken devamlı ağlayıpsızlayan;
2 - Yaptığım başa kakan;
3 - Dırdırcı, çene düşkünü;
4 - Devamlı kendini övüp eşini küçümseyen;
5 - Dul olup, eski kocasına bağlılığını -yenisini usandıracak şekilde- sık sık açığa vuran;
6 - Erkeğinden başkasında gözü olan;
7 - Yabancılara kendini beğendirmek için süslenip püslenen;
8 - Eline geçeni israf eden kadın...

Gençlik ve Evlilik
Yusuf Özcan
--------------------
4月13日

KURANI KERİM

Alpaslan Doğan (MUHSİN YAZICIOĞLUNU SEVELER GRUBU)

--------------------
Konu: Kuran-Kerim

Kuran`ın insan hayatına sunduğu güzelliklerden haberdar mısınız? Allah`ın tüm insanlara gönderdiği Hak Kitap`ı ne kadar tanıyorsunuz?

Kuran`da insanlara, neden yaratıldıkları, ne amaçla var edildikleri, bu amaç doğrultusunda nasıl yaşamaları gerektiği, kulluk görevini ne şekilde yerine getirecekleri ve bunu yaptıkları ya da yapmadıkları takdirde kendilerini nasıl bir sonun beklediği bildirilir. İnsanlar, güzele, doğruya, temize ve ebedi mutluluğa çağrılır. Kuran, Allah`ın kullarına bir rahmet, bir hidayet, bir rehber olarak yolladığı Hak Kitap`tır. Kur’an, Allahü teala tarafından, Cebrail as vasıtasıyla resulullah (sav) in kalbine indirdi ve ,insanları şirkin karanlığndan tevhidin nuruna ulaştırdığı kitabıdır
Kur’an Allah’ın şeriatı, yeryüzündeki hukuk sistemi, bir hayat rehberi, kendisi ile hesaba çekileceğimiz ve yine kendisi sebebi ile cennetin ve cehennemin doldurulduğu bir kitap
Yine O, Hayata hakim olması ve hükümlerinin yeryüzünde tatbik edilmesi için muvahhidlerin kılıçlarını kuşandığı bir kitap

Bundan sonra,

İlk İslam toplumuna baktığımızda Rablerinden gelen vahyin etkisi ile hayatları bir anda değişen, vahye teslimiyet gösteren bir toplum görüyoruz öyleki; kainatı, canlıların nasıl yaratıldığını, olumu, tekrar dirilişi, kıyameti, cennet ve cehennemi anlatan sureler ve peygamber kıssaları Bu sureler ilk müslümanlara alemlerin rabbini tanıtıyor, O’nun tek ilah, Yerlerin ve göklerin hükümdarı, ve Tek kanun koyucu olduğu gerçeğini ögretiyordu Kuran hem ferdi hem de toplumsal hayatı hızla değiştiriyordu Allah Kuran`ın bu özelliklerini pek çok ayetinde bildirir:

And olsun, onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır. (Bu Kuran) düzüp uydurulacak bir söz değildir, ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, her şeyin `çeşitli biçimlerde açıklaması` ve iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve rahmettir. (Yusuf Suresi, 111)

Bu, kendisinde şüphe olmayan, muttakiler için yol gösterici olan bir kitaptır. (Bakara Suresi, 2)

Kuran, her döneme hitap eden bir kitaptır. Kuran`da insanın yaşamı boyunca ihtiyaç duyacağı ana konuların tümü mevcuttur. İbadetler, müslümanda olması gereken ruh hali, güzel ahlak, ani durumlar ve zor anlardaki güzel tavır, bedenen ve ruhen sağlıklı yaşamanın yolları, ölüm anı, hesap gününde yaşanacak olan olaylar, ardından insanları bekleyen cennet ve cehennem, Allah`ın kullarına gönderdiği bu kitapta yazılıdır.

Kuran, hükümlerin ve güzel ahlaka dair bilgilerin yanısıra insanın tüm yaşamına yönelik tavsiyeler, işaretler içeren, çeşitli insan karakterlerini tanıtan ve bunun gibi pek çok konuda müminlere yol gösteren bir kılavuzdur. Allah bir ayetinde Kuran`ın bu özelliğini şu şekilde vurgulamıştır:

...Biz Kitabı sana, herşeyin açıklayıcısı, müslümanlara bir hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik. (Nahl Suresi, 89)

Kuran`a uyan ve ayetlerin işaret ettiği tavsiyeler doğrultusunda yaşam sürenler ise yalnızca müminlerdir.

Allah insanı yaratmış ve Kendi katından göndermiş olduğu Kuran vasıtasıyla ona, her konuyla ilgili en faydalı çözümleri açıklamış, ihtiyaç duyacağı her türlü yol gösterici bilgiyi vermiştir. Dolayısıyla herhangi bir konuyu incelerken, Allah`ın ayetlerine ve ayetlerin gösterdiği düşünce metodlarına göre davranmak esastır. Bir insan ne kadar tecrübeli olursa olsun veya ne kadar yüksek bir kültür seviyesine ulaşırsa ulaşsın, bilgisi yine de sınırlı kalır. Çünkü tüm bilgi Allah`a aittir, insan ancak O`nun dilediği ve takdir ettiği kadar bilgiye sahip olabilir.

(Melekler) Dediler ki: "Sen yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten Sen, herşeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın." (Bakara Suresi, 32)

Bu sebeple, dünya hayatında güzel bir yaşam sürmek isteyen kişi, herşeyin en doğrusunu bilen ve herşeyin yaratılışı Kendisi`ne ait olan Allah`ın indirdiği Kuran doğrultusunda bir yaşam tarzını benimsemelidir. Bu sayede kişi, düşünen ve Allah`tan korkan insanlara mahsus olan "akıl"a sahip olur, son derece şerefli bir hayat yaşar, mutlu ve huzurlu olur, hepsinden önemlisi böyle bir kişinin yaşamının büyük bir anlamı olur ve daha bunlar gibi türlü güzellikleri birarada yaşar. Yapması gereken yalnızca, Allah`a ve Kuran`a tam bir teslimiyet içerisinde olmak, bununla birlikte Kuran`ın emir ve tavsiyelerini ve bunların altında gizlenen incelikleri araştırmak, görmek ve hayata geçirmektir.
Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a Guzel sonuc takva sahiplerinindir Allah'tan başka tapılacak yoktur O, öncekilerin ve sonrakilerin ilahı, göklerin ve yerlerin idarecisi, din gününün sahibidir Kurtuluş, O'na itaattedir Üstünlük O'nun azametine boyun eğmek; zenginlik, O'nun rahmetine ihtiyaç duymaktır Doğru yol, ancak O'nun nuruyla aranırsa bulunur Hayat, O'nun hoşnutluğunu elde etmekle mümkündür
Tanıklık ederim ki, Hz Muhammed şüphesiz O'nun kulu ve rasûlü’dür; vahyini güvenip teslim ettiği, yaratıkları arasından seçtiği, kendisi ile kullan arasında elçisidir; sağlam bir din ve dosdoğru bir yol ile gönderilmiştir Allah onu âlemlere bir rahmet, Allah'tan korkanlara bir lider ve bütün insanlara bir hüccet olarak göndermiştir (zadul mead)

Ne yazik ki onceki ümmetlerde görülen, -ıslah olmalarından sonra bozgunculuk- bu ummette de gorulmeye başlandı Ve fitneler Bu fitnelerden birine değinmek gerekirse, Kur’anın anlaşılmasında önemli bir rolü olan sünnet üzerinde oyunlar oynanmaya başlandı Sünnet devreden çıkarılırsa kuran artık anlaşılmayacak ve İslam düzeni harap olacaktı
Bir tarafta yirmi dört saat yürürlükte olan şirk yasaları Buna karşın insanı yaratan, rızıklandıran, hayat veren ve öldüren, yerin ve gögün rabbi olan Allah ‘ın kitabı olan ve hükümleri hiçe sayılan Kur’an

Bunun nedeni Müslümanların Allah’ın dininden uzaklaşması, dünya zevklerine dalmaları, Allaha ve ahiret gününe inançlarının azalması ve en önemlisi fitnecilere karşı din uğrunda cihadı( dil, mal,ve can ile) tek etmesidir Bu sayede düşmanlarımızın emellerine ulaştığını, şirkin bütün yeryüzüne yayılmış olmasından anlayabiliyoruz (Allah onlara lanet etsin…)

Kurana verdiğimiz önemden bahsetmek gerekirse;
Kimimizin evinde duvardan inmezken, kimimizde sadece belirli gün ve gecelerde manası bilinmeksizin okunması, ve kimimizde sadece ölüler üzerine okunan bir kitap olduğunun zan edilmesi, kimimizin dünya metaı için eline alması, kimimizin sırf bilgi sahibi olmak için inceleme ve araştırma kitabı olarak görmesi
Bu saydıklarımızdan farklı olarak ise bazımız kuranı manasını bilerek okumakta fakat okuduğu boğazından öte geçmeyip kalplere inmemekte Ve dahası
Peki Allah kitabında bizden ne istiyordu? İlk emri olan Oku buyruğu ile vahyi okumamızı, tefekkür etmemiz gereken kısımlarını tefekkür etmemizi, akletmemiz gereken yelerini akletmemizi, vahiy ile ürpermemizi, itaat etmemiz gereken hükümlerine itaat etmemizi, ve inanmayanlarına karşı ise mücadele etmemizi emretmiyormuydu?
VESSELAM ….ESSELAMUALEYKÜM
3月31日

İyiliği Emretmek

Konu: İyiliği Emretmek Kötülükten Men Etmek Müminin özelliğidir...

iyiliği Emretmek Kötülükten Men Etmek Müminin özelliğidir..(1)



Kur'an-ı Kerim, Peygamberimizi şöyle tanımlar:


“Ey Peygamber! Biz seni hem bir şahit, hem bir müjdeci, hem bir uyarıcı olarak gönderdik ve hem de Allah'ın izniyle O'na bir davetci ve nurlar saçan bir kandil olarak gönderdik.”(1) Allah Teâlâ büyük lütuf ve kerem sahibi olduğu için yer yüzünün halifeleri kıldığı insanı yalnız bırakmamış, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Adem'den itibaren gönderdiği peygamberlerle, dünya ve ahiret mutluluğunun yollarını göstermiştir. Peygamberler hem doğru yolu gösteriyor hem de kendileri uygulayarak örnek oluyorlardı. Hiç şüphe yok ki, bu peygamberlerin sonuncusu bizim Peygamberimiz Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellemdir. O Allah'ın emir ve yasaklarını en güzel şekilde ve hiçbir eksiklik yapmadan duyurmuş ve bu görevi yapmanın huzuru içerisinde bu fani hayatı terkederek ahirete intikal etmiştir. Peygamberimiz meşhur veda hutbesinin sonunda dinleyenlere sordu:


-Ey insanlar! Yarın beni sizden soracaklar, ne dersiniz? Ashab-ı Kiram hep bir ağızdan:


-Allah'ın emir ve yasaklarını tebliğ ettin, peygamberlik görevini ifa ettin, bize tavsiyelerde bulundun ve nasihat ettin, diye şahitlik ederiz, dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz, mübarek şehadet parmağını göğe doğru kaldırarak sonra da cemaat üzerine çevirip indirerek üç kere:


-şahit ol ya Rab, şahit ol ya Rab, şahit ol ya Rab, dedi.(2)


ölümünden itibaren kabrini ziyaret edenler de aynı şekilde: “Selam sana ey Allah'ın Peygamberi” diye selam verdikten sonra:


-Ben şahitlik ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur. Sen de O'nun kulu ve Peygamberisin. şahitlik ederim ki, Allah'ın emir ve yasaklarını tebliğ ettin, emaneti yerine getirdin. ümmete nasihat ettin ve Allah yolunda savaştın. Kıyamete kadar Allah sana salat etsin, derler ve ilk müslümanların hayatında ona verdikleri cevabı kabri başında tekrar ederler.


Gerçekten o, bu şerefli hizmeti en mükemmel şekilde ifa etmiş ve bunun huzuru içerisinde Allah'a kavuşmuştur.


Ondan sonra peygamber gelmeyeceğine göre bu insanları uyarma görevini kim yapacaktır? Bu, ihmal edilmesi mümkün olmayan önemli bir görevdir. Kur'an-ı Kerim'de:


“Sen öğüt verip hatırlat. çünkü hatırlatmak müminlere fayda verir”(3) buyurulmuştur.


Evet, Peygamberimizden sonra insanlara doğru yolu kim gösterecek ve onları kim uyaracaktır? Bu görev Peygamberimizden sonra bütün müslümanlara intikal etmiştir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de:


“Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışır ve Allah 'a inanırsınız.”(4) buyurulmuş ve bu görevle bütün müminlerin görevli olduğu bildirilmiştir.


Ayet-i kerime müslümanların ayırıcı özelliğini bildiriyor. Allah'a inanmak, iyiliği emredip, kötülükten alıkoymak. Bu özellikleri sebebiyle de en hayırlı ümmet oldukları ifade buyuruluyor. çünkü müminler birbirinin kardeşidirler. Elbette kardeş kardeşi uyaracak ve ona doğru yolu gösterecektir. Allah Teâla bu hususu hatırlatarak şöyle buyuruyor:


“Erkek ve kadın bütün müminler birbirlerinin dostları ve velileridirler. iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirirler, namazı kılarlar, zekâtı verirler. Allah'a ve Peygamberine itaat ederler. işte bunları Allah rahmetiyle yarlığayacaktır. çünkü Allah, azizdir, hakimdir.”(5)


Peygamberimiz şöyle buyuruyor:


“Sizden biriniz çirkin bir iş görürse, onu eliyle değiştirsin; eğer buna gücü yetmezse, diliyle uyarsın; buna da gücü yetmezse, kalbiyle nefret etsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.”(6)


Peygamberimiz çirkin ve haksız bir işi gören müslümanın, buna sessiz kalmayarak tavır koymasını öğütlüyor ve bu tavrın üç şekilde olabileceğini söylüyor: Gücü yetiyorsa onu eliyle men eder. Bu görev yöneticilere aittir. Böylece kötülük önlenmiş olur. Buna gücü yetmiyorsa nasihat eder. Kötülüğün zararlarından söz eder. Bunda başarılı olursa yine kötülük önlenmiş olur. Buna da gücü yetmiyorsa o işi onaylamadığını tavırlarıyle belli eder, destek vermez. Onun bu tavrı etkili olabilir ve kötülüğün yayılmasına engel olur.


Peygamberimiz her vesile ile müslümanların bu görevlerini kendilerine hatırlatmıştır. Ebû Said el-Hudri (r.a.) anlatıyor: Peygamberimiz:


-“Yollar üzerinde oturmaktan sakınınız” buyurdu. Ashab-ı Kiram:


-Yol üzerinde oturmak bizim için zorunludur. Lüzumlu olan şeyleri orada konuşuyoruz, dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz: “Yol üzerinde oturmaktan vaz geçemiyorsanız, yolun hakkını veriniz” buyurdu. Sordular:


- Ey Allah'ın Resûlü, yolun hakkı nedir? Peygamberimiz cevap verdi:


- “Haram olan şeylere bakmamak, gelip geçene eziyet etmemek, verilen selamı almak, iyiliği emredip kötülükten menetmek. (işte yolun hakkı budur.)”'(7)


Müslümanlar bu görevlerini yapmazlarsa kötülükler ve haksızlıklar alabildiğine yayılır. ilk anda o kötülüğün zararı sadece onu yapanda kalacağı sanılır ama öyle olmaz. Bulaşıcı bir hastalık gibi toplumu sarar ve o kötülükten toplum büyük zarar görür.


Peygamberimiz, kötülüğe karşı tavır koymanın topluma getireceği felaketi bir örnekle şöyle açıklar: “Yolcular gemideki yerlerini kur'a ile belirlerler. Kur'a sonucu bir kısmı geminin üst katına, bir kısmı da alt katına yerleşir. Alt kata yerleşenler, burada su olmadığı için su ihtiyaçlarını görmek üzere üst kata çıkmak durumundadırlar. Su almak için üst kata çıktıkları vakit, üst kattakilerin yanından geçiyorlar. Bunun üzerine kendi aralarında konuşurlar: “Payımıza düşen alt katta bir delik açsak da, su ihtiyacımızı buradan görsek ve yukardakileri rahatsız etmesek iyi olur.” derler ve geminin alt kısmında bir delik açmaya başlarlar. şimdi üst kattakiler bunları gördükleri halde bu yaptıkları işe göz yumar, ses çıkarmayacak ve engel olmayacak olurlarsa, açılan delikten içeriye su dolar ve gemi batar. Böylece sadece deliği açanlar değil, gemide olan hepsi boğulur. Eğer üst kattakiler onları bu işden men ederlerse kendileri de kurtulur, onları da kurtarmış olurlar.”(Karizmatik


Peygamberimizin bu örneği bu konuda çok etkili bir örnek. Bundan anlaşılıyor ki, müslüman duyarlı olacak ve toplumda meydana gelen olaylara ilgisiz kalmayacak ve: “Bana ne her koyun kendi bacağından asılır” demeyecektir . Her koyun dünyada değil, ahirette kendi bacağından asılacaktır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de: “öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz (topluma sirayet eder ve hepsini perişan eder). Biliniz ki, Allah’ın azabı şiddetlidir.”(9)


Ayet-i kerime çok önemli bir uyarıda bulunuyor. öyle günah ve kötülükler var ki, sadece o günahı işleyenleri ve o kötülüğü yapanları etkilemekle kalmaz, o günahı işlememiş, o kötülüğe bulaşmamış olanlara da erişir. Bir çok suçsuzları da gelir bulur. Kurunun yanında yaş da yanar. Bugün toplumumuzda hepimizi rahatsız eden sosyal olayların kaynağında bu ihmalimiz vardır. Bunun için ayet ve hadislerin uyarılarına kulak vermeli ve toplumun zararına olacak haksız tutum ve davranışlara kayıtsız kalınmamalı, Peygamberimizin işaret buyurduğu ölçüler içerisinde her müslüman görevini yapmalıdır.
 
KABE İMAMI MAHİRİ SEVENLER GRUBU
1月27日

NAMAZ NEDİR

Kaynak: H.ALTINÖZ
 
Mukaddes dînimiz İslâmiyette, namaz kılmanın fazîleti çok büyüktür. Namaz kılmamak ise çok büyük günâhtır. Namaz kılmamanın ne kadar büyük bir günâh olduğunu bilen, ayakta duramayacak kadar hasta olsa bile, mutlaka namaz kılar. Öyle ki, hırsızlık etmek, kumar oynamak ve içki içmekten daha büyük günâhtır. Ateşin yaktığını bilen bir kimse, kendisini nasıl ateşe atar? Cehennemden kaçan, Cenneti isteyen namaz kılmaz mı?

İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
“Namaz kılmak ve diğer ibâdetleri yapmak ancak mü’minlere kolay gelir. Kur’ân-ı kerîmde, “Îmân ve ibâdet etmek, müşriklere güç gelir” ve “Namaz kılmak mü’minlere kolay gelir” buyurulmuştur.

Namaz kılmamak, îmân zayıflığından ileri gelir. Îmânın kuvvetli olmasının alâmeti, dînimizin emirlerine, severek ve kolaylıkla uymaktır.” [C.1; m.191, 289]
Allah korkusunun alâmeti, harâmlardan kaçmaktır. Hadîs-i şerîflerde, “Cenneti isteyip de, Allah’ın yasakladıklarından kaçınmayan, isteğinde yalancıdır” ve “Cenneti isteyen, hayırlı işlere koşar, Cehennemden korkar, harâmlardan kaçar” buyuruluyor. (Beyhekî)

Bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:
“Mü’min, günâhını başucunda, hemen üstüne yıkılacak bir dağ gibi görür. Münâfık ise, burnuna konmuş hemen uçacak bir sinek gibi görür.” [Buhârî]
Günâh işlemek, kalbin bozuk olmasının alâmetidir. Bir hadîs-i şerîfte şöyle buyurulmuştur: “Kalb bozuk olunca, bedenin işleri de hep bozuk olur.” [Beyhekî]

Namaza dâir hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
“Namaz, Allahın hoşnut olduğu amellerin en fazîletlisidir. Sırâtı yıldırım gibi geçiricidir. Îmânın başı ve Cehennemden kurtarıcıdır.” [Miftâhu’l-Cenne]
“Kıyâmette, kulun ilk sorguya çekileceği ibâdet namazdır.

Namaz düzgün ise, diğer amelleri kabûl edilir. Namaz düzgün değilse, hiçbir ameli kabûl edilmez.” [Taberânî]
“Allah, beş vakit namazı farz kıldı. Eksiksiz edâ edeni, Cennete koyacağına dâir söz verdi. Namaz kılmayana verilmiş bir sözü yoktur, böyle kimseye dilerse azâb eder, dilerse Cennete koyar.” [Ebû Dâvûd]

“Îmândan sonra en büyük vazîfe namaz kılmaktır.”
“Her peygamberin ümmetine son nefeste vasıyeti namazdır.”
Peygamberimizin de son sözlerinden biri, “Namaza dikkat edin” idi. (İbn-i Mâce)

Diğer bazı hadîs-i şerîflerde buyuruluyor ki:
“Namazın dîndeki yeri, başın vücuttaki yeri gibidir.” [Taberânî]
“Namaz dînin direğidir, terk eden dînini yıkmış olur.” [Beyhekî]
“Namaz kılan, Kıyâmette kurtulur, kılmayan perîşân olur.” [Taberânî]
“En fazîletli amel, vaktinde kılınan namazdır.” [Ebû Dâvûd]

“Cennetin anahtarı namazdır.” [Dârimî]
“Namaz kılmayan, Kıyâmette, Allah’ı kızgın olarak bulacaktır.” [Bezzâr]
Bir kimse, Peygamber Efendimize, “Ben, îmân eder, namaz kılar, zekât verir, oruç tutar ve diğer ibâdetleri yaparsam, kimlerden olurum?” diye suâl edince, O, “Sıddîk ve şehîdlerden olursun” buyurdu. (Bezzâr)

“Mü’min, Allah rızası için namaz kılınca, ağaçtan yaprakların döküldüğü gibi, günâhları dökülür.” [İ. Ahmed]
“Müslüman, namaz kılarken, günâhları başının üzerine konur. Her secde ettiğinde başından dökülür. Namazı bitirince hiçbir günâhı kalmaz.” [Taberânî]

“Her namaz vakti gelince, melekler: “Ey insanlar, günâhlarınız sebebiyle hâsıl olan ateşi namaz kılarak söndürün!” derler.” [Taberânî]
“Namazı kasten bırakanın ibâdetleri kabûl olmaz ve namaza başlayana kadar Allahü teâlânın himâyesinden uzak kalır.” [Ebû Nuaym]

“Beş vakit namazı kasden, mazeretsiz terk eden, Allah’ın hıfz ve emânından mahrûm olur.” [İbn-i Mâce]
Her türlü günâhın tek ilâcı vardır. Bu ilâç, Kur’ân-ı kerîmde şöyle bildiriliyor: “Namaz, münker ve fahşâdan [edebsizlikten, akla ve dîne uymayan her türlü kötülükten, her türlü günâhtan] alıkor.” [Ankebût, 45]

Bu ilâcı kullanan her Müslüman, alışkanlık hâline gelen büyük günâhlardan mutlaka kurtulur. Bir insan her türlü kötülüğü işlese, ama namazı doğru olarak kılmaya devâm etse, kötülüklerin çoğunu, hattâ tamâmını terk eder.

Bir genç, namaz kılmaya başladığı hâlde, kötülüklerden el çekemiyordu. Bu gencin durumunu Resûlullah’a bildirdiler. Peygamber Efendimiz, “Bir gün gelir, namaz, onu diğer günâhları işlemekten alıkoyar” buyurdu.

Nitekim aradan çok zaman geçmedi; o genç, günâhlarına tövbe etti ve iyi hâl sâhibi bir insan oldu.

Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
“Namaz kılmayanın dîni yoktur.” [İbn-i Nasr]
“Bizimle kâfir arasındaki fark namazdır. Namazı terk eden kâfir olur.” [Nesâî]

[Bu hadîs-i şerîfleri, Ehl-i Sünnet âlimleri şöyle açıklıyorlar: Dînimizde en büyük günâhı işleyen dahi kâfir olmaz. Bunun için namaz kılmayana kâfir denmez. Fakat namaz, çok önemli bir ibâdet olduğu için, namaz kılmayanın îmânla ölmesi çok zayıf bir ihtimâldir.

Namaz kılmayanın kalbi kararır, diğer günâhları işlemekten çekinmez. Namaz kılmak büyük bir ibâdet olduğu için, terk edilmesi de çok büyük bir günâhtır. Bu bakımdan her ne şart altında olursa olsun muhakkak namazı kılmalıdır! ]
1月24日

SEMERKAND NEDİR

 
 
Tarihin derinliklerinden engin yarınlara bir sevgidir, selamdır SEMERKAND
Herkesin yüz çevirdiği insanlara, son ana kadar ümittir SEMERKAND
Yargılamak, sorgulamak değil; sarıp sarmalamak, kucaklamaktır SEMERKAND
Suçu nefsinde, görevi kendinde bilip; istiğfar ve hizmettir SEMERKAND
Sevgiliden bir mektup, bir haber, bir seherdir SEMERKAND
Bir harf için köleliği ebedi mutluluk saymaktır SEMERKAND
Çirkine alışmanın rahatlığı değil, güzelliklerin çilesini tercihtir SEMERKAND
Yaradılanı Yaradan’dan ötürü sevmek ve bunu hizmet ile ispattır SEMERKAND
Bilim adına maddeyi, madde adına bilimi putlaştıranlara mananın hürriyetini sunmaktır SEMERKAND
Bir isimde buluşmak, binlerce sıfat ile tanışmaktır SEMERKAND
Günahkâra değil, günaha düşmanlıktır SEMERKAND
Tüm dünyaya Buhara’dan bir çağrıdır Semerkand
Hep birlikte bilgiye sevgiye yürüyüştürSEMERKAND
Sen, ben değil, O’nun için bizdir SEMERKAND
Kıble’ye dönüvermiş nurani bir yüzdür SEMERKAND
Gönüllerde aşk için yanan közdür SEMERKAND
Hakikati gören gözdür SEMERKAND
Cehalet yaprağını döken güzdür SEMERKAND
Saadette buluşulan düzdür SEMERKAND
Dostun bize söylediği sözdür SEMERKAND......
1月22日

Gavs. Hz Buyurdular

 Bu tarikatı ali yenin gayesi: Allahû Teala'nın rızasıdır. Allahû Teala'nın emrini yerine getirmek, Allahû Teala'nın yasak ettiği hareketlerden uzak kalmaktır. Hepsi gaye budur. Bir insan Allahû Tealaya bir kademe giderse, Allahû Teala ona on kademe gelir. Sonra dünya çok pistir. İnsana çok zarar verir. Rabbil âlemin mahzun kalplerdedir. O (c.c.) mahzun kalp sahibini sever. Mahzun kalpler her an için rabbine karşı taarruzda ve yalvarıştadır. Böyle bir kalp ile ancak Allaha varılır. Dünyanın güzellik ve debdebesine kapılmış kalplerde ise nefis ve şeytanın hoşnutluğu vardır. Bu mevzuda kendimize çeki düzen vermeli ve ona göre hareket etmeliyiz. Dünya ve ahiret saadetimiz için. Allah(c.c.) bizleri Sadatların yolundan ayırmasın inş. AMİN
1月20日

Efendimiz'in Nazlı Kuzusu FÂTIMA VÂLİDEMİZİN İRTİHÂLİ

Yazdır E-posta
Yazar İrfan ÖZTÜRK   
ImagePeygamber Efendimiz’in ye-di evlâdı olup; üçü erkek, dördü kız idi. Altı evlâdı Hazret-i Hatice’den, ismi İbrahim olan bir evlâdı da Hazret-i Mâriye -radıyallâhu anhâ-’dan doğmuştu. Altı evlâdı Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sağlığında vefat etmiş, yalnız Hazret-i Fâtıma -radıyallâhu anhâ-, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den altı ay sonra Hakk’a yürümüştür.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hastalığında Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-’nın odasında yatıyordu. Kızı Hazret-i Fâtıma sevgili babasını her gün ziyaret eder, hatırını sorardı. Efendimiz’in hayatta biricik evlâdı, kızı Fâtıma kalmıştı. Hazret-i Hatice’nin sevgili yâdigârı, babasının biricik nazlı kuzusu idi. Fâtıma eve gelince, onu ayakta karşılar, kucaklayıp öper, yerine oturturdu.

Hastalığındaki bu ziyaret çok hazin olmuştu. Fâtıma, babasını hasta ve bitkin görünce:

“Kim bilir ne acılar çekiyor babacığım?” diye inledi.

Efendimiz de ona:

“Babasının sevgili kuzusu, bugünden sonra babacığın hiç acı çekmeyecek.” dedi.

Bu, elem dünyasından göçeceğine işaretti. Hazret-i Fâtıma gözyaşlarını tutamadı. Efendimiz teselli etti:

“Niye ağlıyorsun yavrum; yerde ve gökteki kadınların en hayırlısı olmak sana yetişmez mi?”

Bununla beraber Hazret-i Peygamber ölüm döşeğinde ona şu fazilet dersini vermişti:

“Ey Peygamber’in kızı Fâtıma! Sen, âhiret gününün mes’ûliyetinden kurtaracak hayırlı işler yapmaya bak. Peygamber kızı olmak sana bir şey kazandırmaz, ben seni o günün dehşetinden kurtaramam!”

Efendimiz, Cenâb-ı Fâtı-ma’nın kulağına eğilip bir şeyler söyledi. Fâtıma ağladı. Efendimiz yine kulağına bir şeyler daha söyleyip onu mesrur etmiş, sevindirmişti. Cenâb-ı Fâtıma’ya bu durumdan sual ettiklerinde:

“Sevgili babacığım bana:

«Yakında ben Rabbime gideceğim.» dedi. Bu haber beni çok üzdü, ağladım. Sonra:

«Ehl-i beytimden en evvel sen, bana gelirsin.» dedi, sevindim.” diye buyurdular. Hakikaten öyle de oldu.

Efendimiz’in âlem-i ukbâyı teşriflerinden sonra, Cenâb-ı Fâtıma; yemez-içmez olmuş, gülmeyi, ferahı unutmuş, kendisine bir oda inşa ettirip; ismini beytü’l-hazen (üzüntü evi) koymuş, gece-gündüz orada sevgili babası Rasûl -aleyhisselâm- için gözyaşı ile ciğerini dağlar, âh u enîn ile vakit geçirir, hiçbir şey onun bu mahzuniyetini gideremez olmuştu. Yalnız yuvasının işlerini, efendisi Ali ve sevgili kuzuları olan Haseneynü’l-ahseneyne olan vazifesini yapar, sonra yine ağlamaya devam eder;

“Ah sevgili babacığım! Fâtıma’nı kimlere bıraktın?” diye gözyaşları dökerdi.

Böylece altı ay geçmiş, Cenâb-ı Fâtıma zayıflamış; bir deri, bir kemik kalmıştı. Bir gece yine ağlar iken, dışarıdan;

“Ey Allâh’ın Rasûlü’nün sevgili kızı!” diye bir ses işitip dışarıya baktığında; Efendimiz’in irtihalinden sonra Medine’den firar eden ve Efendimiz’e ait olan Gadbân isimli devenin kendisine seslendiğini anladı.

Bu deve, Efendimiz’in irtihâline tahammül edememiş; dağlara, çöllere firar etmiş idi. Bazı günler Medine’ye gelir, Mescid-i Nebevî’nin kapısından içeri, mihrâb-ı Rasûl’e bakar, gözlerinden yaşlar dökerek, tekrar çöllere firar eder, giderdi.

İşte şimdi o deve gelmiş, kapıda Hazret-i Fâtıma’ya fasih bir lisan ile:

“Ey Allâh’ın Rasûlü’nün kızı! Allâh’ın selâmı üzerine olsun. Baban Rasûlullah dünyadan gideli bana yemek-içmek haram oldu. Benim Rasûl’e iştiyakım ziyadeleşti. Ben yarın Allah Rasûlü’nün yanına, âhirete gitmeye kararlıyım. Bir emrin var mı?” diyordu.

Cenâb-ı Fâtıma, ağlaya ağlaya devenin boynuna sarıldı, gözlerinden öptü ve:

“Yâ Gadbân! Babama selâm söyle, artık gözü nûru Fâtıma’sının ayrılığa tahammülü kalmadı. O’na, beni yanına almasını söylemeni istiyorum!” dediğinde, Gadbân;

“Başım üzre!” deyip Cenâb-ı Fâtıma’nın ayaklarına yüzünü sürüp oradan ayrılarak Mescid-i Nebevî’ye geldi. Mihrâb-ı Nebî’ye bakıp, böğürüp, başını taşlara vura vura kendini öldürdü.

Ertesi gece, Fâtıma -radıyallâhu anhâ- âlem-i mânâda Efendimiz’i görüp:

“Ey gözümün nûru Fâtıma! Seni göreceğim geldi, sana müştâkım, yarın bana geleceksin!” tebşîrâtını alıp, sabahleyin gayet sevinçli olarak huzur u izzete durdu, namazdan sonra Hasan ve Hüseyn’i yıkayıp, saçlarını taradı, yeni elbiseler giydirdi. Hâne-yi Aliyyi’l-Murtazâ’yı tathir etti.

İmam Ali -radıyallâhu anh- eve geldiğinde Hazret-i Fâtıma’nın sürurunu görüp taaccüb eyledi. Ondaki sevincin sebebini sorduğunda, Cenâb-ı Fâtıma, bu soruyu cevaplandırmadı. Ekmek yaptı, beraber yemek yediler. Cenâb-ı Murtazâ:

“Yâ Fâtıma! Allah aşkına bana söyle! Rasûl’ün irtihâlinden beri seni böyle sevinçli görmemiştim. Ne var, ne oluyor?” dediğinde, Cenâb-ı Fâtıma:

“Ey sâki-i kevser ve ey fâtih-i Hayber! Ey benim helâlim. Buluşmamız mahşere kaldı. Bize sefer göründü, dün gece sevgili babamı gördüm. Beni yanına çağırdı, bugün ben sizlere misafirim. Bana hakkını helâl et. Hasan’ımı, Hüseyin’imi evvelâ Allâh’a, sonra sana ısmarladım. Onlara iyi bak! Onlara ikram et! Benim yokluğumu onlara bildirme! Yâ Ali! Anamı kaybettim, öksüz kaldım. Sevgili babamı kaybettim, yetim kaldım. Bu dünyada garipler, öksüzler ve yetimleri görünce beni hatırla, benim için dua eyle!” dedi.

İmam Ali, Hazret-i Betül’den bu sözleri işitince gözyaşlarını tutamadı, ağlayarak;

“Ey Allah Rasûlü’nün sevgilisi! Kerem et, babana benden şikâyet etme! Sana hakkı ile ikram edemedim. Fakir idim, seni mesut edemedim, sen de bana hakkını helâl eyle!” deyip hanımların en hayırlısı Cenâb-ı Fâtıma’ya şefkat ve hasretle sarılıp ağladı ve ağladılar. Cenâb-ı Hasan ve Hüseyin de bu ayrılık feryâdına katılmışlardı.

ImageCenâb-ı Fâtıma öğle namazından sonra rahatsızlandı. Rivayete göre Cenâb-ı İmam Murtazâ’yı yanına çağırdı, vasiyet ediyordu:

“Yâ Ali! Şu sandığı getir...” dedi. Hazret-i Ali sandığı getirdi. Hazret-i binti Rasûl, sandığı açıp bir bohça içinden yeşil bir atlas ferman çıkardı; üzerinde nurdan bir yazı var idi:

“Yâ Ali! Bu fermanı kefenimin arasına koy. Bu ferman nedir, bilir misin? Beni sana nikâh edeceklerinde, dört yüz dirhemlik mihri kabul etmedim. Benim mihrimin, yarın kıyâmet gününde bu ümmetin âsîlerine şefaat olmasını diledim. Bunu Allah Teâlâ kabul buyurdu. Bu ümmetin âsîlerine benim tarafımdan şefaat etme hakkı verdiğine burhan, bu fermân-ı ilâhîdir. Bunu kefenime koy ki, yarın huzur u izzette bu fermanı ibraz edeyim.” dedi.

Vasiyetine devam etti:

“Beni, babamın «Ravza»sına götürür: «Yâ Rasûlâllah, gözün nûru sevgili Fâtıma’nı getirdik.» dersin. Oradan ne cevap gelirse ona göre amel edersin.” dedi. Bir müddet sonra Cenâb-ı Fâtıma’nın rûhu; «İrciî!» emrine imtisâlen âlem-i illiyyîne kanatlandı.

Ehl-i beyt, mihnet deryasına dalmış, âh u figan göklerdeki melekleri ağlatmıştı. Bütün Medine kan ağlıyordu. Şâh-ı Rasûl’ün ciğerpâresi de, bütün ümmeti öksüz bırakıp âlem-i fenâdan, âlem-i bekāya irtihal ediyordu. Yalnız bu ayrılıktan memnun olan, sevgili babasına kavuşan Hazret-i Fâtıma idi.

“Hazret-i Ali namazını kıldırıp, Ravza-i Rasûl’e geldi. Cenâb-ı Fâtıma’nın tabutunu Ravza-i Mutahhara’nın kapısına koydu ve içeriye nidâ etti:

«Yâ Rasûlâllah! Kızın sevgili Fâtıma’yı Sana getirdim!» dedi.

Rivayete göre bu esnada kabr-i nebî yarılıp, kabirden iki mübarek el çıkıp ve oradan şöylece cevap verilmiş:

«Getirin! Gözümün nûru, gönlümün süruru Fâtıma’mı!»

Bir müddet Efendimiz, Fâtıma’yı kucaklamış sonra yine dışarıya iade eylemiş.

Sonra Hazret-i Fâtıma’yı Cennetü’l-Bakî‘ denilen kabristana defnettiler. Şimdi orada yatmaktadır.

Allah Teâlâ herkese helâl para ile Ravza’yı ziyaret etmeyi nasip eylesin. Gidenlere de tekrar gitmeyi müyesser eylesin.

Ravza’yçün ah etmek hasret işidir,
Hasret ile yakan aşk ateşidir,
Gitmeyip «Ravza’ya âşıkım» diyen;
Aşk u meşk bilmeyen gafil kişidir.

(Gülzâr-ı İrfan)

kaynak: www.yuzaki.com

10月30日

S.Muhammed Raşit El-Hüseyni (Seyda Hz.) k.s

seydaSeyda Hazretleri (K.S.), Allah'a giden yolda Sadat-ı Kiram'ın metodunu manevi tasarruflarıyla insanların yüreğine işleyen gönül sultanıdır. O, alışılmışın dışında bir uygulamayla vaazsız, nasihatsız hatta hiç bir konuşmadan etrafında daire ve halka oluşturan Allah dostu.

Binlerce insanın kafileler halinde Menzil'e gidip Seyda Hazretleri'nin manevi tasarruf şemsiyesi altında daire oluşturması, akıllara durgunluk veren hadisedir. Gerçekten bu durumu ne akılla, ne de ilimle izah edemeyiz, ancak ve ancak şöyle diyebiliriz: Allah bir kulunu sevdi mi, isterse bütün dünyayı ayağına getirir. Nitekim herşey sevgi ve sevilmek denen iksir içinde gizli...

Seyda Hazretleri etrafında kümelenen kalabalığın sayısına bakmaksızın, Allah'a giden yolda Sadat-ı Kiram'ın ortaya koyduğu düsturları yaşayarak ve yaşatarak hayırhah daire çiziyordu. Bütün mesele yaşamak ve yaşatmakta...

Tevbe; bu yolda günahlarla esaret zincirine vurulan insanın hürriyete giden yolda ilk kapısıdır. Sadat-ı Kiram'ın kapısında: Gelene gelme, gidene de gitme denilmez. Kapıda engelleyen hiç bir durum gözükmez. 'Ne olursan ol yine gel' sözünün tatbikatı burada...

İşte bu kapıyı aralamanın ilk adımı tevbeyle başlar. Tevbe, esaretten hürriyete kavuşmanın ilk sembolüdür. Bu yolda "Her hayrın başında ve sonunda tevbe ediniz"  düsturu esastır. Sadat-ı Kiram daha ilk iş olarak sünnete uygun bir uygulamayı başlatıyor. Zaten Tarikat-ı Aliyye'nin bütün amellerinin başında ve sonunda 25 defa estağfirullah denmesi bunun en bariz delilidir. Gerek Hatme-i Hacegan yaparken, gerek Rabıta'ya dururken ve gerekse günlük virdini çeken sofi huzura hazırlanırken 'estağfirullah' diyerek başlar ve huzurdan ayrılırken de yine 25 defa 'estağfirullah' diyerek, yaptığı amelleri layıkı ile yapamadığının kaygısıyla nedamet duyar.
Bütün bu prensipleri uygulayan sofi, mürşidine daha da muhabbeti artar. Şeyh Ahmed-ül Haznevi (K.S.) şöyle der:

"Muhabbet sofilerin bineğidir"

Muhabbet bu yolun gülüdür. Aşk ve sevgi olmadan hiçbir şey olmaz. Kâinat bile aşk üzerine bina edilmiş. Herşeyin özünde muhabbet ve sevgi vardır. Mürşid-i Kamilden zevk ve muhabbet almanın ana kaidesi de Allah Resulü'nün (S.A.V.) şeriatına sıkıca sarılmaktır. Seyyid Fevzeddin Hazretleri bu konuda, "Kalbim çalışmıyor, kafam çalışmıyor diyorsanız, elbette çalışmaz. Nefsin hevasına kapıldığımız sürece Allah'ın muhabbetini gönlümüze yerleştirmek çok zor. Nefsimizi ıslah ederek muhabbet kapılarını açabiliriz. Böylece kalb de çalışır, kafa da çalışır (akl-ı selim)" diyerek, sofilerin muhabbet erleri olmasını ve kuru kalabalık olmaktan sakınmalarını telkin eder. Seyyid Fevzeddin Hz.'leri sözlerine devam ederek şöyle der: "Sofi daima nefsinin zıddını yapmalı. Nefis hevasına kapılmamalı. Bu duruma 'muhalefetulnefs'denir. Nefsin gemini tutmak gerekir. İnsan eğer nefsin gemini tutmazsa onda hayat olmaz. Allah ile insan arasında en büyük perde nefsidir. O halde nefs perdesini kaldırmak lazım."

Seyda Hazretleri (K.S.), Peygamber soyundan, yani "Seyyid" dir. Maddi veraset bakımından Resul-i Ekrem'in (S.A.V.) otuzuncu göbekten torunudurlar. Evlad-ı Resul olmanın şuuruyla hayatını tanzim eden bir büyük zat idi. Hayatını O'nun (S.A.V.) geçirmiş olduğu hayat serüvenine uydurmaya çalışıyordu. Seyda Hazretleri'nin Sünneti Seniyye'ye ittiba etme gayreti, Allah Resulü'nün geçirmiş olduğu hayat çizgileri Seyda Hz.'lerinde de tecelli ediyordu. Peygamberlik Allah Resulü'ne 40 yaşında gelmişti. Seyda Hazretleri'ne de, Gavs-ı Bilvanisi (K.S.)'ın Şeyhi Ahmed-ül Haznevi (K.S.)'nın oğulları ve Şeyh Aladdin'in işaretiyle 40 yaşında halifelik nasib olur. 40 yaş O'nun hayatında dönüm noktası olur. Böylece manevi veraset bakımından altun silsilede 38.nci basamakta yerini alır. Altun silsile Peygamber (S.A.V.)'den günümüze kadar uzanan manevi halka olup, bu zincirin 38.nci durağını Seyda Hz.'leri oluşturur. Seyda (K.S.), manevi halkada yerini aldıktan sonra ömrünün arda kalan 21 yılını irşadla geçirdi. Öyle bir irşad vuku buldu ki, babası Gavs Hazretlerini'nin Seyda Hazretleri için söylediği duayı bize hatırlattı: "İnşallah İmam-ı Rabbani Hazretleri'ni geçersin"

Gerçekten de Seyda (K.S.) kırk yaşında halifeliği aldıktan sonra ömrünü Ümmet-i Muhammediye'nin kurtuluşuna adadı. Zamanın iman kurtarma zamanı olan hasebiyle, herkesi şemsiyesinin altına aldı. O'nun dergâhına gelen ister Türk, ister Kürt, ister Laz, ister Çerkez, isterse Gayr-i müslüm olsun aynı halkada "bir" oluyordu. Menzil'in manevi atmosferinde herkes kardeşçe yaşıyordu. Artık etnik kimlikler ayrılık sebebi olmaktan çıkıp gönüller Lafza-i Celal'de (Allah adı) birleşiyordu. İnsanların ilay-ı kelimetullah iksirinde birbirlerini sevmeleri bütün ayrılıkları bertaraf ediyordu. Hatta çeşitli siyasi kimliğe sahip insanlar bile eski husumet duygularını bir kenara bırakarak, aynı kaba kaşık salarak çorba içiyor, aynı safta namaza duruyor ve Seyda Hz.'lerinin halkasında omuz omuza birlikte huşu işinde Hatme-i Hacegana oturuluyor. İnsanları bu zamanda biraraya getirmek mümkün olmaksızın nasıl oluyor da mevkileri, makamları ve dünyalıkları bir tarafa atılıp aynı iklimde harman oluyor bunu anlamak mümkün değil. Sadat-ı Kiram'ın manevi tasarrufatını tabii ki, akılla izah etmek zor. Bunu ancak yaşayanlar ve iklimi iç dünyalarında hissedenler bilir.

gultrans.gifAllah Resulü'nün; "Ne Arab'ın Acem'e, ne de Acem'in Arab'a üstünlüğü var. Üstünlük takvadadır" sözlerinin tatbikatını Menzil de görüyor ve hissediyoruz. Tevhid yolunda birlikte yaşamanın bütün çizgileri Seyda Hazretleri'nin dairesinde mevcut...

Seyda Hazretleri şehirlerden uzak köyde yaşadı. O, köyü şehire taşımadı aksine, şehir insanlarını, kuş uçmaz kervan geçmez diyebileceğimiz köye Menzil'e tasarruflarıyla çekti. Doğduğu köy Siirt'in Kozluk ilçesine bağlı Siyanus köyü idi. 1930 yılında doğduğu bu köyde iki sene yaşadıktan sonra Baykan ilçesine bağlı Taruni köyüne göç etmişlerdir. 15 yaşına kadar bu köyde hem zahiri hem de manevi ilimler yönünde yetişerek hayatını idame eder. Fakat bu köyde Seyda Hazretleri'ni çocuk yaşta bu kadar ilim bakımından mesafe katetmesine tahammül edemeyenler O'nun bu köyden gitmesine vesile olurlar. Kıskançlık ve tahammülsüzlük önce Seyda Hazretleri'nin çıkmasına daha sonra da babası Gavs Hz.'lerinin köyden uzaklaşmasına sebep oluyor.

Seyda Hz.'leri zahiri ilimleri tahsil için hocası Molla Muhyiddin'in yanında 1,5 yıl Havil köyünde ikamet eder. Oradan da Dilibey köyüne. Daha sonraları da Narin ve Nurşin köyüne. Yine burada da Hocası Seydayi Molla Muhyiddin'dir. Sadat-ı Kiram'ın yolunda mutlaka zahiri ilimleri bitirmek mecburiyeti vardır. O'nun için Seyda Hazretleri Çocukluk yaşından itibaren gerek Muhammed Diyauddin (K.S.)'ın torunu Şeyh Muhammed Nasır, gerekse Molla Muhyiddin'in yanında medresede uzun seneler ilim tahsil ederek zahiri ilmini tahsilini bitirip,icazet almıştır. En son hem zahiri hem de manevi ilim icazetini babası Gavs-ı Bilvanisi (K.S.)'den onaylatmıştır. Seyda Hazretleri Narin köyünden sonra Kasrık köyüne hicret eder. Fakat Kasrık öyle bir hal alır ki, ilim taleb edenleri maddeten kaldıramadığı için her bakımdan müsait olan Gadir köyü tercih edilir. Bu arada Seyda (K.S.), 1964 yılında askere gider ve terhis dönüşünde tekrar Gadir'de dergâh hizmetinde koşuşturmaya başlar. Maalesef bir müddet sonra Gadir köyü de Gavs-ı Bilvanisi'yi kabullenememiş, bunun üzerine adına uygun bir şekilde bu köyden gadr (göç) ederek bugün ikamet ettikleri Menzil köyü seçilir. Bir diğer ismi de ismiyle müsemma, Durak köyü... Menzil, bunca hicret hayatı serüveninden sonra en son durak olması bakımından mühim bir yer teşkil eder.

Menzil önceleri kıraç bir araziye sahipmiş. Aynı zamanda uğrak bir yer de sayılmaz. Gavs-ı Bilvanisi (K.S.) sofilere işaret ettiği bir yere kazma vurdurarak su çıkartılır. Bu su adeta çorak ve kıraç olan topraklara neşv-ü nema kazandırır. Artık her taraftan bereket fışkırmaya başlayınca, Menzil, gelen misafirleri de kaldıracak güce kavuşur. Gavs'ın işaretiyle su çıkartılan Menzil de, daha sonraları bir sondajda Seyda Hz.'lerinin eliyle gerçekleştirilerek artan kalabalığın ihtiyaçlarını giderir hale gelir. Şimdi Menzilde tarlalar ekiliyor, biçiliyor ve bahçeler sulanıyor. Elde edilen ürünün hasadı değirmene gönderiliyor. Türkiye'nin dört bir tarafından gelen insanlara kazanlarla çorba pişiriliyor ve değirmende öğütülen un ile fırında ekmek yapılarak yediriliyor. Hiç kimseden bir kuruş almadan gelen misafirlere ikram ediliyor. Zaten Sadat-ı Kiram'ın hayatları incelendiğinde dergâhlarda çorba ve ekmek verdikleri görülür. Seyda Hazretleri de yeni birşey icad etmiş değil, sadece uygulanan usulü yirminci asrın doruklarında devamını daha da geliştirerek kıyamete kadar bu güzel geleneği sürdürmeye çabalıyorlar.

1972 yılında Babası Seyyid Abdülhakim el Hüseyni (Gavs-ı Bilvanisi) bu dünyadan göç eder. Zaten hayatları da köyden köye göçle geçmiş... Ve en son göçlerin en güzeli Şeb-i Arus’u, yani 24 Mayıs'da Allah'a kavuşur. Her nefis ölümü tadacaktır, ilahi fermanı Allah dostları için Allah'a kavuşma günü olarak telakki edilir. Seyda Hz.'leri babası nakli mekân etmeden iki yıl önce halifeliği almıştı. Gavs Hazretleri irtihal ettikten sonra 21 yıl sürecek bir irşad hayatı ve çile dönemi başlar. Önceleri küçük bir mekân olan Menzil, ihtiyaca cevab veremez. Bunun üzerine Gavs Hazretleri'nin yaptırdığı camiiyi daha da genişleterek Menzil'i Şah-ı Nakşibendî (K.S.)'nin Kasr-ı Arifan'ı diyebileceğimiz hale getirir.

Seyda Hazretleri'ni bu mekânda da rahat bırakmazlar. Allah Resulü'nün hayatlarında görülen göç olayı, hem Gavs Hazretleri'nde hem de Seyda Hazretleri'nin yaşantısında olanca hızıyla devam eder. 18 Temmuz 1983 yılında 12 Eylül ihtilalinin acı acı meyveleri Seyda Hazretleri'ne de yansır. Menzil köyünden askerler Gökçeada'ya götürülür. Mecburi ikamete tabii tutulan Seyda Hazretleri üç odalı bir eve yerleştiğinde şu sözleri söylemesi manidardır:

-"Şükredin, bir odamız daha oldu. Şükrümüzü artıralım. Bakın hem geniş bir yerde oturuyoruz, hem bizi koruyan polislerimiz bile var. Bizi her yerden gözetiyorlar..."

SEYDA (K.S) HAZRETLERİ'NİN ARDINDAN

Seyda Hazretleri Gökçeada'da geçirdiği sürgün hayatında zaman zaman romatizma ağrıları için girdikleri kuma bakarak; "Medine'nin kumları" demesi Allah Resulü'nün, Mekke'den Medine'ye göçünü özetleyen söz oluyor. Hem de Seyda Hazretlerinin Peygamberimiz'e yürekten bağlılığını ortaya koyuyordu.

Merhum Başbakanımız "Turgut Özal" zamanında özel gayretleriyle Seyda Hazretleri'nin ferdi hastalıklarının muayenesi için Ankara Gülhane Hastanesi'nde tedavisi gerçekleştirilir. Doktorlar, Ankara'da ikamet edilmesine dair heyet raporu verince de Gökçeada'dan tekrar yeni bir hicret daha vuku bulur.

Evren'in anılarından da anlaşıldığı gibi, Özal, Kenan Evren'den Seyda Hz.'lerinin sürgün cezasının kaldırılmasını ister. Evren, 'Midem Bulandı' diyor. Turgut Özal bu durumu şöyle değerlendirir:

"-O dönemde birçok kişi yargılanmadan cezalandırılıyordu, adı geçen zat da onlardan biriydi. Gökçeada'da mecburi ikamete tabi tutulmuştu, hem de hiçbir sorgulama geçirmeden."

Gökçeada, Ankara derken dönüş Menzil'e... Dönüşleri de bir bambaşka. Hasretlik öyle yüreğine işlemiş ki ilk iş, Gavs Hazretleri'nin merkadını ziyaret, şükür namazı ve ardından Mevlud...

Hicret dönüşünden sonraki yıllar irşad halkası daha da genişler.

Gökçeada ve Ankara dönüşünden sonra irşad dairesi daha da genişleyerek fetih yıllarını andıran günlere geçiliyordu. Medeniyetin zirveye çıkmasından rahatsızlık duyan birtakım mahfiller harekete geçerek ziyaret etmek için Menzil'e gelen sofilerin arasına birini sızdırarak el öpme anında zehirli iğneyi eline saplattırdılar. Bayram kalabalığından istifade ederek bu olayı işleyen kişiyi Seyda Hazretleri affeder. Allah dostlarının hayatlarında kızmak denilen hadise olmaz. O'da tıpkı Resulullah (S.A.V.)'ın Haydar fethinin müteakibinde bir ziyafet sofrasında sunulan zehirli eti birazcık ısırması gibi hadisenin ardından affettiği benzer durumu, 20.nci asrın sonlarında bir başka değişik biçimini yaşayarak bir sünneti daha icra etti.. Allah Resulü'ne de vefatlarında iki yıl önce bu zehir olayı olmuştu. Seyda Hazretleri'ne de.

Seyda Hz.'lerinin gerek sürgün hayatı, gerek eline zehir şırınga edilmesi olayı ve gerekse ferdi hastalıkları O'nu irşaddan alıkoyamadı. Bilakis, irşad dairesi dalga dalga fethi andırır tarzda büyüdü. Bir ara Menzil'den göz ameliyatı için Ankara'ya teşrif ettiler. Daha sonraki yıllarda romatizma ağrıları için Afyon'da Jeotermal kaplıcalarında tedavi ve istirahat için geldiklerinde bile bir an olsun irşaddan geri durmadılar. Hatta Afyon dönüşü yol duraklarında bile Sadat-ı Kiram'ın emanetini taliblilere veriyordu. Vefatına sayılı günler kala, herkesi şaşırtırcasına Afyon'da hutbe irad etmeleri ilginçtir. Çünkü Seyda Hz.'lerinin irşad faaliyetlerinden fırsat bulup da sohbet edecek vakti olamıyordu.      

Belki, bu sohbet O'nun artık aramızdan ayrılmasının işaretiydi. Fakat zihinler o an şaşkın ve bu durumu çözecek basiretten acizdi. Öyle ki, Seyda Hazretleri'nin veda konuşmasının son cümlelerinde;"... Sofiler ayakta çok beklediler. O'nun için sohbetime bu arada ara veriyorum. Cuma'ya kadar inşallah eve gideceğim. Allah hepimizi affetsin..." diyor ve hiç bir sofi "Cuma'ya evimizde olacağım" sözünden 'ölüm'ü akla getiremiyordu.

Evet, gerçekten de Seyda Hz.leri Cuma'ya evine gidiyor ama bu dünyadan ve sofilerden ayrılarak Allah'a kavuşuyor. Cuma ve 63 yaşında Allah'a yürümesi O'nun için Şeb-i Arus oluyor. Ardından binlerce sofi gözyaşları içinde O'nu son yolculuğuna uğurluyor. Ve o anda Seyyid Fevzeddin Hz.'leri devreye giriyor ve sofileri teskin etmeye çağırıyor:

-"Ağlamayın, Allah Resulü'ne ne yapıldıysa, babama da o yapılacak..."

Seyda Hz.'leri Pursaklar camiinde cenazesi yıkandıktan sonra tabuta konuluyor. Sofilerin omuzunda otobüsün üst kısmında koltukların üzerine konularak Menzil'e defnedilmek için, kafileler eşliğinde yola çıkılıyor. Seyda Hz.'leri son yolculuğunda da yalnız değildi. Bir anda Türkiye'nin dört bir yanından yol boyunca çevre illerden gelen arabaların da iştirakiyle 20 km'yi aşkın uzun kuyruklar oluşturan vasıtalar Menzil'e geldiğinde adeta mahşer görünümü veriyordu.

Cenaze namazı ve tekrar omuzlarda Gavs Hz.'lerinin yanına defnediliyor. Resulullah (S.A.V.)'ın "Âlimin ölümü âlemin göçü" sözleri gönüllerde yankı buldu.

Seyda Hz.'lerinden ayrılmanın hüznünü yaşayan sofilerin iç dünyasını dile getiren şu mısralar Hasan Kılıçatan'ın söylediği ilahisinde mana kazanıyordu:

Yazar: ALPEREN GÜRBÜZER nasihatler.com

10月7日

Öz Benim Neyim

 
Öz benim neyim
Kerkük'üm Musul'um yanıp ağlarken
Yanıp kavrulmayan öz benim neyim
Batı Trakya'da zulüm variken
Sıkılmadan gülen yüz benim neyim
 
Azerbaycan Karabağ'ım yanıyor
Beni gören derdi yokmu sanıyor
Birleşmiş milletler bizi kınıyor
İşe yaramayan tez benim neyim
 
Baksana araya çektiler seti
Bugünü dünden dahada kötü
Doğu Türkistan 'da kızıl vahşeti
Bakıpta görmeyen göz benim neyim
 
Türk'ün töresini yabana atma
Londra Paris'ten modayı tutma
Yeri geldiğinde bir Kara Fatma
Nene Hatun olmayan kız benim neyim
 
Bu gidişat uymaz Türk'ün şanına
Sarılmamız gerek İslam dinine
Beş vakitte durup Hak divanına
Secde de dönmeyen diz benim neyim
 
Nasıl sarmasın ki bizleri tasa
Gercekten bağlıysak eğer ihlas'a
Namahrem bedeni örtmüyor ise
Arşın arşın olmuş bez benim neyim 
10月2日

Gavs, Gavsul Azam

GAVS, GAVSU´L-ÂZAM




Tasavvufta kâinatın yönetiminden sorumlu olduğuna inanılan velîler örgütünün başı. Kutub ve kutbu´l-aktâb (kutublar kutbu) da denir. Manevî makamı esas alındığında daha çok kutup ya da kutbu´l-aktâb denildiği halde, özellikle kendisinden yardım istenilmesi durumunda "yardım eden" anlamında gavs ya da gavsu´l-âzam (en büyük gavs) olarak anılır. Ancak gavs ve kutub kelimeleri mücerret olarak kullanıldığında gavsu´l-âzam ve kutbu´l-aktâb anlaşılır. Gavslık makamına ibâdet ve riyâzetin çokluğu ile ulaşılmaz; doğrudan doğruya Allah´ın bağışı neticesinde elde edilir.

Mutasavvıflara göre gavs ya da gavsu´l-âzam (eşanlamda kutub ve kutbu´l-aktâb) hakikat-i Muhammediye (Muhammedî hakikat)´ın mazharıdır. Bütün kâinatın kalbi mesabesindedir. Değirmen taşının milin (kutb) çevresinde dönmesi gibi kâinat da gavsın çevresinde döner. Kâinat içindeki bütün varlıklar hayat ruhlarını gavstan alırlar. Cebrâil onun nefs-i nâtıkası (ruhu, konuşması); Mikâil kuvvei câzibesi (çekme gücü) ve Azrâil kuvve-i dâfiası (itme gücü) hükmündedir. Kâinatta dilediği gibi tasarruf eder. Tasarrufu ilmine; ilmi, Allah´ın ilmine tabidir. Zâhiriyle âlemin zâhirini, bâtınıyla âlemin bâtınını idare eder.

Bazı mutasavvıflar gavslık (gavsiyet, kutbiyet) makamını ikiye ayırırlar. Birinci makam: İrşâd, ikinci makam: Vücud makamını oluşturur. İrşâd makamı, nübüvvetin bâtınını; vücud makamı da son nebi Hz. Muhammed´in bâtınını temsil eder. İrşâd makamı birden çok gavs tarafından temsil edilebilir, dolayısıyla aynı anda birçok gavs bulunabilir. Fakat vücud makamı ancak tek gavs tarafından işgal edilebilir; bu nedenle her yüzyılda ancak bir vücud gavsi vardır. Bu tarifte vücud gavsı, gavsu´l-âzam demektir. Gavsu´l-âzam´a ayrıca Abdullah, Abdu´l-Câmi adları da verilir.

Gavs´ın ya da gavsu´l-âzam´ın başkanlık ettiği veliler örgütüne ricâlu´l-gayb (gayb adamları, gayb erenleri) denir. Bunlar, Kur´an´ın, "Yeri döşedik ve oraya sabit dağlar (revâsi) yerleştirdik" (Kaf, 50/7) ayetinde andığı "dağlar" mesâbesindedir. Ricâlullah, merdân-ı huda, merdân-ı gayb, hükûmet-i sûfiye gibi adlarla da anılan ricâlu´l-gayb örgütünde gavs´ın altında İmaman (iki İmam) bulunur. Sağdaki imama, İmam-ı yemîn, soldaki imama; İmam-ı yesâr denir. İmam-ı yemîn, gavs´ın hükümlerinin, imamı yesâr gavs´ın hakîkatinin mazharıdır. Gavs öldüğü zaman yerine İmam-ı yesâr geçer. Üçler de denilen gavs ile imaman´ın altında yeryüzünün dört yönünü yöneten evtâd-ı erbaa (dört direk) bulunur. Daha aşağıda ise nüceba (necibler, sekiz ya da kırk veli) ve nükebâ (nakibler, denetçiler, on ya da üçyüz veli) yeralır.

Başka bir tasnife göre, ricâlu´l-gayb toplam dörtbin velîden oluşur. Bunlar halktan gizlidirler (mektûm). Bunlar içinde ahyâr (hayırlılar) adı verilen üçyüz velî, ilk üst grubu oluşturur. Ahyâr, işlerin yapılmasına ya da yapılmamasına karar veren ehl-i hal ve´l-akd velîler, komutan velîlerdir. Bunların üstünde kırk velîden oluşan ve abdâl, büdelâ denilen velîler; bunların üstünde de ebrâr (iyiler) denilen yedi velî yer alır. Örgütün en üst mertebelerini de dört velîden oluşan evtâd (direkler); üç velîden oluşan nükebâ (denetçiler) ve gavs (ya da gavsu´l-âzam) işgal ederler. Ricâlu´l-gayb, yardımlaşarak kâinatı idare ederler.

 

Haznevi.net

9月13日

SABIRLA AMEL ETMEK

SEYDA HZ.’NİN SOHBETİ     
SABIRLA AMEL ETMEK

Gavs Hz.leri (k.e.)
“Sofiler size bir şey anlatacağım”

Bu yol tertemizdir, bembeyazdır leke kabul etmez.
Biz Şafi mezhebine göre amel ediyoruz. Bizim Şafi mezhebinin en büyük
alimi İbni Hacerdir. O kadar büyük alimdir ki, o kadar büyüktür. O ilim
öğrenirken çok çalışıyordu, çok gayret ediyordu amma anlamıyordu. Ma-
dem ki öğrenemiyorum, o zaman yaşlı anneme ve babama hizmet edeyim
onlara bakayım diye niyetlenip, bu nniyetini Seydaya söylemek için yanına
çıktı.

Seydaya “Gurban ben çok çalışıyorum, çok gayret ediyorum amma bir
türlü anlayamıyorum. İzin verirseniz bari gidip memleketteki yaşlı ve
hasta olan anne ve babama hizmet edeyim.” dedi.

Seyda da O na;
“Doğru sen çok çalıştın, çok gayret ettin. Biz de senin için gayret ettik
çalıştık amma olmadı. Madem ki öyle gidebilirsin.” diye O na izin verdi.

İbni Hacer yola çıktı. Bir süre yürüdükten sonra yoruldu. Yakında kayalık
gölgelik bir yere dinlenmek için oturdu. Dinlenirken yukarıya baktı. Yuka-
rıdan damlayan su damlalarının sert bir taş üstüne damlayarak o taşı del-
diğini gördü. O büyük, acayip sert taştı. Bu su damlaları böyle sert bir
taşı deldiğine göre ben de anlayabilirim diye düşündü ve tekrar Seyda-
sının yanına dönüp başından geçenleri anlattı. Devam edip Şafi mezhebi-
nin en büyük alimlerinden birisi oldu. Onun fetvası üzerine fetva veren de
yoktur.

Bu su damlaları yumuşak ve kuvvetsizdir amma devamlıdır. Çok çalışmak
ve çok gayret etmek lazım. Takvayla amel etmek sadık olmak lazım.
TAKVANIN OLDUĞU YERDE FETVAYA GEREK YOKTUR.

Eskiden insanlar az amel ederek Allah a c.c. ulaşıyorlardı. Şimdi çok çalış-
mak, gayret etmek, devam etmek, sadık olmak lazım.

Resulullah a.s.v. “Dünya ve içindekiler melundur, lanetlenmiştir” dedi.
Allah c.c. için niyetlenenler ve Allah c.c. çalışanlar hariçtir. Evinizde sabah-
leyin elbisenizi giyerken rızık kazanmak için değil Allah c.c. için niyetlenin.

YA RABBİ! BİZ SENİN İÇİN, SENİN RIZAN İÇİN ÇIKIYORUZ. HANE HAL-
KININ RIZKINI ÜZERİMİZE VACİB KILDIN. BU VACİBİ YERİNE GETİRMEK
İÇİN ÇIKIYORUZ. SEN RIZKA KEFİLSİN. RIZKIMIZI VERECEKSİN.
(Haşa O c.c. nun sözünde yalan olmaz. )
8月27日

REŞAHATTEN

KASİDE ( Reşahat'den alınmıştır. İslâmı Araştırmalar - Sadreddin Yüksel . 1983 Bşk. Sh. 352 - 356.)

1) — Nakşı taifesi, haddinden fazla meşgul bir taifedir. Zira bu daire -dünya- içinde başları pergel gibi iş üstündedir. (Daima hizmet üzerine eğilmektedir.)

2) — Hepsi tek bir dairenin merkezi etrafında toplanmışlardır. Yine top-yekün bir pergelin deveranından -kaderin tasarruflarından- haberdardır­lar.

3) — Onlar, (kalpler üzerinde) nakış yapanlardır. Fakat her nakşa bağlı değildirler. Çok ma'rifetli oldukları için her lahza başka bir nakış ele alırlar.

4) — Her an Bukalemunvari başka bir renktedirler. -Sık sık manevi hal ve makamları değişir- Yalnız garip olanı şudur ki, her iki cihanın ren­ginden nefret ederler. (Çalışmaları, ne dünyayı amaçlıyor. Ne de ahireti, sadece Rıza-i ilahîyi kazanmak gayesiyledir.)

5) — Her ne kadar zahirde avam ve düşman gibidirlerse, bâtında ve manâda havas ve dostturlar.

6) — Aslında Nil nehrinin suyu gibidirler. Kıptî'nin ağzında ise, kana dö­nerler. Çan gibi hafiftirler. Hz. İsa'nın merkebi (merkep karakterli kim­seler) üzerinde ise yüktürler, ağırdırlar.

7) — Her ne kadar cilalanmış ayna gibidirlerse de fakat Habeşliler -kötü insanlar- için pastırlar. Gerçi İbrahim Halil'in bahçesidirler. Fakat odun gibi kimseleri de ateşvarî yakarlar.

8) — Entariyi giyerken ehl-i beytin gidiş ve tarzlarını hatırlatırlar. Riya­kârlar gibi mavi hırka giymezler.

9) — Bu zeki insanların prensipleri, kendilerini gizleyip belli etmemek-dir. Onlar settar -setr edici- olan Allah'ın sıfatlan ile muttasıftırlar.

10) — Bu mevhum çokluğu koyu vahdette gizlemek istedikleri içindir ki, Allah'dan mağfiret taleb etmektedirler.

11) — Varlıkların çokluğu onlara bir te'sir yapamaz -vahdetten saptır­maz-. Çünkü onlar, kendilerini bu varlıkların menşeine -Allah'a- bağla­mışlardır. Rabtetmişlerdir.

12) — Soluklara değer verip boş yere harcamamak, bu şahlar gibilerin huyudur. Kendi nefeslerinin bekçiliğini yapmalarına rağmen iyi padişah­lardırlar.

13) — Sustukları vakit, misk göbeği gibidirler -Her tarafa güzel kokular yayarlar- Konuştukları zaman da yüz eczacının canını beslerler.

14) — Suskundurlar, fakat konuşunca papağan kuşu gibi hep tatlı ha­reketli ve tatlı- sözlü olurlar.

15) — Yıldızlar gibi hepsinin halveti, topluluktadır. -Topluluk içinde iken

Hak'la beraberdirler- Vehakeza her meclisin mumu ve her pazarın -her hareketin- süsüdürler.

16) — Seyahatları vatan dahilindedir. Tıpkı hâle içinde oturmakta olan ay gibi. Bedenen durmakta olmalarına rağmen, yürekleri i'tibarı ile sa'y ve harekettedirler.

17) — Bu hızlı yürüyenlerin durumu, baş döndürücü bir hızla hareket etmeşine rağmen yerinde sabit sandığın dağların -yerin- durumuna benzer. Demek yürekleri dönük kimseler bu zatları da kendileri gibi dönük sanırlar.

18) — Ehlüllâh, aşk kâbesine doğru yol alan bir kafiledir. O kafileye ku-mandanlık edenler de. bu kahraman nakşîlerdir.

19) — Nakşiler dünya ma'temhânesinde konakladıkları halde dokuz mavi perdeden -dokuz kat gökten- daha yüksek çadırlar kuranlardır.

20) — Her birisi cihan alanında birer emniyet şeddi -te'minatıdır. Bir dağ kadar büyük bir tenkide bile, bir saman çöpü kadar değer vermezler.

21) — Onlar safvet ve iyilik denizinde dosdoğru yüzen balıklardır. Nehir kenarında eğri büğrü yürüyen yengeçler gibi değildirler.

22) — Bu zatlar, aşka susamış kimselerin dudağında cana can katan aşk şarabıdırlar. Vesveseli insanların elinde ise, avuçta sıkılan altınlardır

23) — Tertemiz gözlere sahiptirler. Hatta, saf ve temiz gözlerin nurlarıdırlar. Dindarların önderi, dinin de tacıdırlar.

24) — Bu dünyada Çenab-ı Hakkın mahbublarıdırlar. Fakat Mansur-u Hallaç gibi kavgayı da istemezler.

25) — Ma'rifet hurması onlara vücut ağacından yetişir. Ey rabbim, bu taife ne kadar şanslı bir taifedir.

26 - 27) — Mevlana Çelâleddin-i Rumi'nin baha biçilmez gazellerinden her bilginin hayranlık duyduğu yedi tane beyti, bu kasideye dere ediyorum. Zira o yüce insanların medhinde söylenen bu sözler, Ülker kümesi kadar şereflidir.

28) — Kulağını sedef gibi aç ve tertemiz bulunan yüreğinde bu gazele yer ver. Çünkü yetkililer bu gazeli, bir inci dizisinden farksız görmektedirler.

29) — Düşün! bu dünyada iki, üç tane yankesici (kalpleri "çalanlar) vaı ki. ma'rifetleri ile ay'ın külahını başından alırlar. (Çok çetin işler başarırlar.)

30) — Zahirde sarhoş, gerçekte kalpleri uyanık iki, üç tane kurnazdırlar ki, feleği dahi bir kavga ile döndürürler.

31) — Maddî cesettedirler, fakat maddeye düşmandırlar. Dünyada ya­şadıkları halde, her iki cihanla da alâkaları yoktur.

32) — Canların da talip olduğu o perdeli sevgilinin aşıkıdırlar. Onun gü­zel gözleri gibi, mest ve gaddardırlar.

33) — işret meclisinin reisidirler fakat sen baş vermedikçe onlar sana sır vermezler. Şarap sunanlardır. Yalnız üzüm sıkmazlar.

34) — (Madde o kadar onlara musahhar ve muti'dir ki) avuçlarına top­rak alsalar, sarı altına döner. Geceleyin arpa da ekseler, gündüzün buğ­day biçecekler.

35) — Yiğitlik gösterip onların sohbetleri sayesinde insan ol. Zira ger­çek insan bunlardır. Geriye kalanlar ise, insanları yiyenlerdir.

36) — Ey Safi! (Müellifti lakabıdır.) Sen insanlığı onlardan öğren. Zira onlar basiret sa­hiplerinin göz bebeğidirler.

37) — Eğer şu göz bebeğinin nuru kimdir diye sorsan; el-cevap: Arifle­rin himmet bekledikleri zattır.

38) — Ülkelerin ma'nevî önderi ve dünyanın şahı efendimiz Ubeydüllah-ı Ahrar'dır ki, onun umumî lütfünden her canlı faydalanmaktadır.

39) — O, tevhîd âleminde öylesine bir güneştir ki, bütün kâinat zerreleri onun penceresinden nur almaktadır.

40) — O, hür insanlar topluluğunun efendisidir. Dünya hükümdarları, onun kapısında kul ve hizmetçidirler.

41) — Ey dinin hamisi! Sen arzu ve istekler hususunda öyle bir kıblesin ki halk, gayr-ı ihtiyarî olarak her taraftan ona yönelmektedir.

42) — Köle olsun, hür olsun bu yoldakilerin tümü, senin vefalı kullarındır.

43) — Başlarını senin emirlerinin ipinden çıkaran cahiller, ahmaklık merasında bulunan yularsız merkeplerdir.

44) — (Seni dinlemeyen cahiller) kimi zaman dalalet sahrasının dibine düşmüşlerdir. Kimi zaman da, talihsizlik çölünde şaşırıp kalmışlardır.

45) — Senin ihsanından mahrum yaşayan bayağı kimseler, deniz kıyı­sında ciğeri susamış «balıkçıl» (Arapçada adı «malikül hazinidir. Cahiz'in anlattığına göre, bu kuş devamlı olarak sulara, nehirlere ve kaynaklara yakın yerlere konar. Suların kuruduğunu görünce son derece kederlenir, üzülür. Bazen de azalmasın diye, su içmez olur. Tabii ki bu süre uzayınca beyinsiz kuşta susuzluktan ölür.) kuşu'na benzerler.

46) — Baygınların sana devamlı bir incizabı vardır. Senin oltanın çengel iğnesine takılmış bulunan aşklar, balık gibi ızdırap çekmektedirler. 47-48) — Ben senin denizinin balığıyım. Aynı zamanda senin medh-ü senalarınla doluyum. Tıpkı ağzına kadar değerli incilerle dolu bulunan sedefler gibi.

49) — Senin denizinde boğulan kimsenin şeref ve i'tibarı, artmaktadır. Sahilde kalanlar ise inci kabuğunun kırıntıları gibi değersizdirler.

50) — Bu ferah denizinde «safi», ebediyen gark olsun. Umarım onu, hiç bir vakit bu denizden çıkarmazlar.
8月22日

Abdulhalık Gucdüvani (k.s)

HİLYE-İ HACE ABDULHALIK

Boyu uzun, başı büyükçe, teni beyaz, yüzü güzel, kaşları gür ve çatıktı. Göğsü enli, omuzları genişti. İri vücudlu ve mehabetliydi. Basiretli ve gönlü maneviyatça açıktı. Hızır'la yoldaş ve arkadaştı. Hacegan yolunun ilkiydi.

Kısa çizgilerle hayatı:

Gucdûvanî, altın silsilenin onuncu halkası. "Şeyh" anlamına kullanılan Farsça "Hace", Türkçe "Hoca" lakabıyla meşhur. Kendi dönemine kadar "Bistamiyye" ya da "Tayfûriyye" adıyla anılan "Nakşbendiyye" Gucdûvanî'den Muhammed Bahaeddin Nakşbend'e kadar "Tarik-ı hacegan" adıyla anılmıştır.

Emaneti Yusuf Hemedanî'den alan Hace Abdulhalık Gucdûvanî aynı Pir'den feyz alan Ahmed Yesevî'den farklı olarak hafî zikri esas almış ve tarikatın onbir prensibini vaz etmiştir. Ahmed Yesevî cehrî zikre dayalı tarikatini Maveraünnehr bölgesinde, Gucdûvanî ise, hafi zikre dayalı yolunu Harezm ve Horasan bölgesinde yaymıştır. Daha sonraki asırlardan günümüze kadar her iki tarikat Orta asya ve Anadolu ile Balkanlar'da müessir olmuştur.

Gucdûvanî'nin hayatı hakkında bilinenler, kendisinden bir kaç asır sonra yazılan Nefehatü'l-Üns ve Reşahat aynu'l-hayat gibi tabakat ve bazı adab kitaplarında verilen pek sınırlı bilgilerden ibarettir.

Rivayete göre Abdulhalık Gucdûvanî, İmam Malik neslinden. Büyük Selçuklular döneminde Anadolu'nun Malatya'sından kalkıp Buhara'ya altı fersah (yaklaşık 35 km.) mesafedeki Gucdüvan köyü ne yerleşen bir ailenin çocuğu. Hace Abdulhalık bu köyde doğdu. Bu yüzden Gucdûvanî diye meşhur. Babası İmam Abdülcemil, zahir ve batın ilimlerinde derinliği olan ve menkıbelere göre Hızır'la sohbetlerde bulunan bir zat. Hatta oğlunun doğumunu müjdeleyen ve ona "Abdulhalık" adının verilmesini isteyen de Hızır (a.s)'dır. Annesinin de asil bir aileden ve beykızı olduğu kaydedilmektedir.

Gucdûvanî, dini ilimleri Buhara'da okudu. Devrin ünlü alimlerinden Allame Sadreddin'in talebesi oldu.

Maneviyata Yönelişi:

Zahirî ilimlerde kemale eren Abdulhalık, riyazat ve mücahede yoluna meyletti. Fıtraten engin bir gönle, maneviyata yatkın bir kalbe sahipti. Bir gün hocası Allame Sadreddin ile tefsir okurken söz; "Rabbınıza için için yalvararak gizlice dua edin" (el-A'raf, 7/55) ayetine geldi. Gucdûvanî sordu:

- Bu gizliliğin aslı ve hafî zikrin hakikati nedir? Cehrî zikirde organlar hareket eder, ses dışardan duyulur. Hafî zikri ise dışardaki insanlar görmese bile, insanın içindeki şeytan görür. Çünkü Allah Rasûlü (s.a): "Şeytan insanoğlunun kan damarlarında dolaşır" buyurmaktadır. Öyleyse insanın zikir sırasında başkaları tarafından görülmemesinin ve şeytan tarafından sezilmemesinin yolu nedir?

Allame Sadreddin bu soruya cevap vermekte zorlanınca işin kolayını hakikati itiraf etmekte buldu ve şöyle konuştu:

- Bu sorunun cevabı, ancak ledün ilmiyle verilir. O da bizde yok. Çünkü o, Allah'ın velî kullarına has bir ilimdir. Şu kadar var ki, Allah dilerse senin karşına bir veli kulunu çıkarır ve müşkilini hallettirir.

Hızırla Dostluğu:

Hace Abdülhalık, hocasının bu sözünden sonra Allah'ın, kendisine yol gösterecek kimseyi bir gün karşısına çıkarmasını bekler olmuştu. Bir süre sonra karşısına çıkan, Hızır (a.s.) oldu. Babasının da rehberinin Hızır olduğunu daha önce belirtmiştik. Hızır onu evladlığa kabul etti ve ona "vukuf-i adedi" ile "hafî zikri" talim etti. An'aneye göre Hz. Peygamber (s.a)'in Sevr mağarasında Hz. Ebu Bekir (r.a)'e öğrettiği bu zikir tarzı, Abdülhalık Gucdûvanî ile daha bir önem kazandı. Hacegan yolunda bir süre terkedilen bu usul, Hace Abdulhalık'ın "Üveysî" üslupla mürid ve talebesi olan Şah-i Nakşbend (ö. 791/1389) hazretlerinde yerini iyice sağlamlaştırmış oldu.

Hızır'ın Gucdûvanî'ye gönül zikrinden başka, başını havuza sokturup nefesini tutturarak nefy ve isbat ile tevhid zikrini öğrettiği de nakledilir. Gucdûvanî'nin asıl mürşidi Yusuf Hemedanî'dir. Ancak Hemedanî'yi bulması da Hızır'ın delaletiyle oldu. Yirmi yaşları civarında şeyhini bulan Hace Abdülhalık kısa zamanda onun boyasına boyandı.

İslam memleketlerinden bazılarını dolaşan Abdülhalık, bir ara Şam'da da ikamet etti. Daha sağlığında ünü, İslam memleketlerinin her tarafına yayıldı. Dergahına gelenlerin sayısı binlere baliğ oldu.

Nefsin tuzakları:

Bir gün bir derviş sordu:

- Nefsin istediğini mi yapayım, istemediğini mi? Hace hazretleri şöyle buyurdu:

- Nefse uyup uymamak konusun da, çoğu zaman akıl da yanılabilir. Bunun en güzel ölçüsü, Hakk'ın emrettiğini yapmak, nehyettiğinden kaçmaktır; yani şeriata uymaktır

Derviş bu sefer tekrar sordu:

- Dervişlik yoluna şeytan karışır mı? Hace Abdülhalik dedi ki:

- Evet nefsini fenaya erdirmede son merhaleye ulaşmamış bir dervişin öfkelenince yoluna şeytan karışır ve işini allak bullak eder. Nefsini ifna edende ise öfke bulunmaz. Gadabın yerini gayret alır. Ancak gadapla gayret birbirine karıştırılmamalıdır. Çünkü gadap nefsanîdir. Gayret rabbanidir ve Allah ve Rasulü'ne düşkünlük, onlara yapılacak hakarete adem-i tahammüldür.

Aynı derviş ona bir başka gün yine şöyle dedi:

- Allah beni, cennetle cehennem arasında muhayyer bıraksa ben cehennemi tercih ederim. Çünkü cennet, nefsin muradıdır. Ben ise nefsimin arzu ve isteklerine karşı direniyorum.

Hace hazretleri buyurdu ki:

- Senin düşüncen çarpık ve sakat, çünkü tersten yine nefs kokuyor. Kulun irade ve ihtiyar ile ne işi var? Bize Hakk nereye git derse, biz oraya gideriz. Neyi yap derse onu yaparız. Kulluk ve nefse muhalefet böyle olur.

Hace Abdülhalik'ın bu cevabı, ne kadar çarpıcı. Daima Hakk'a karşı çıkan; olmayınca süret-i haktan görünüp yine aykırılık aramaktan başka işi olmayan, hep haz ve gurur peşinde koşan nefsin halini ne kadar güzel anlatmış.

Dua isteyene:

Kendisinden dua taleb eden birine şunları söyledi:

- Kişi üzerine farz olan borçlarını öder, farizalarını yerine getirir ve ondan sonra dua ederse dileği kabul olunur. Sen farzlardan sonra bizi dua ile an; biz de sana dua edelim. Umulur ki Allah, dualarımızı kabul buyurur. Çünkü Allah Rasulü: "Mü'minin, mü'min kardeşine gıyabında duası reddolunmaz." buyurmuştur.

Ölümü:

Abdülhalık Gucdûvanî'nin hayatı hakkında olduğu gibi, vefatı hakkında da açık ve kesin bir bilgiye sahip değiliz. Kaynaklar onun 575/1179, 585/1189, 617/1220 yıllarında vefat ettiğini belirtir. Şeyhinin 535/1140 yılında vefat ettiği, kendisinin de onun vefatından yirmi yaşlarında olduğu bilindiğine göre yaklaşık seksen yıl yaşamış olsa, ölümü 595/1199 yıllarında olmalıdır

Vasiyetnamesi:

Gucdûvanî hazretlerinin oğlu Evliya-yı Kebir için yazdığı bir vasiyyeti vardır ki, Nakşi an'anesinde hikmet ve marifet açısından çok önemli bir yer tutar. Onun oğlunun şahsında bütün ilim ve irfan ehline yaptığı vasiyeti şöyledir:

"Oğlum, sana vasiyetim şudur ki; Bütün hallerinde ilim, edeb ve takva üzre olasın. Selefin eserlerini oku, izlerinden yürü. Ehli sünnet ve'1-cemaat çizgisinden ayrılma! Fıkıh ve hadis öğren, cahil sofilerden uzak dur. Namazını cemaatle kılmaya itina et. Fakat imam, ya da müezzin olma. Şöhretten uzak dur; çünkü şöhret afettir. Herhangi bir makama göz dikme! Mahkeme ilamlarına adını yazdırma, kimseyle mahkemelik olma! Kimseye kefil olma. Halkın vasiyetlerine de karışma. Padişah ve devlet adamlarıyla düşüp kalkma! Dergah kurma ve dergahta oturma! Parlak oğlanlarla, namahrem kadınlarla, lafını bilmeyen avam insanlarla ülfet etme! Güzel seslere fazla kapılma; zira onun çoğu kalbi öldürür. Güzel sesleri ve hoş nağmeleri büsbütün red ve inkar etme, zira onlara bağlı olanlar çoktur. Az ye, az konuş, az uyu ve kalabalıktan arslandan kaçar gibi kaç! Daima kendi yalnızlığınla Hakk ile beraber ol! Helal lokmayı ara ve şüphelilerden kaç. Nefsin hakkında iktidar sahibi oluncaya kadar evlenme ki, dünya seni yutmasın, seni kendisine meylettirmesin. Çok gülmekten; özellikle de kahkahayla gülmekten sakın; sonra gönlünü öldürürsün. Herkese şefkat nazariyle bak ve hiç kimseyi hor görme! Dışını süslemeye çok önem verme ki, dış mamurluğu iç haraplığından gelir. Halkla çekişme, hiç kimseden bir şey isteme ve kimseye hizmet teklif etme! Şeyhlere malın, canın ve gücünle hizmet et. Onların işlerini red ve inkara kalkışma! Çünkü bu hal, felah bulmayan bir hüsrana yol açar. Dünyaya ve dünyacılara meyletme. Daima elbisen sade, yoldaşın derviş, mayan ilim, evin mescid, dostun Allah Teala hazretleri olsun."
8月15日

Nefs üzerine Gavs Hz.lerinin Sohbeti

Gavs-i Sani Hz.lerinin NEFİS hakkındaki sözleri

Nefs düşmandır, Düşman düşmana acımaz, düşmanda hiçbir zaman hayır istemez.daima kötülüğü ister. Allahu teala buyurduki- “inne nefse le emmaretun bis’sui”Yusuf 53

Nefsi emare daima kötülüğü emr eder.

 Şeytan ve nefs çok büyük düşmandır. Kedi nasıl fareyi delikten gözetiyor nefes bile almıyor,ses çıkarmıyor fare kendisini bilmesin çıksın diye şeytan ve nefiste öyledir.şeytanda aynı kedi gibi nerede nokta görürse oradan vurur.

 Şeytanı kandıran nefistir. Allah Teala şeytana Adem'e (a.s) secde et diye emretti, hemen nefis devreye girip, hayır sen daha kıymetli maddeden yaratıldın ,o çamurdan yaratıldı; sen nasıl ona secde ediyorsun diye onu emre itaatten alıkoydu ve helak etti.

 Bu tarikatı nakşibendiyenin gayesi cihadtır... En büyük cihad nefs ve şeytan... ilk önce insanın kendi nefsine dikkat etmesi gerekir.

 Şeytan kurt gibidir en ufak bir sesten korkar kaçar, şeytan Allah zikir edilince orada duramaz siner kaçar, ama nefis öyle değildir.

***“Bu kapıda kişinin ne kadar hizmet ettiğine değil nefsinin ne durumda olduğuna bakılır.”

Baskalarına hizmet etmek isteyenler, kendilerini ıslah etsin yeter.
Çünkü nefsini ıslah eden kimse baskalarına fayda verebilir ve güzel
şeyleri temsil edebilir.

Sadat-ı Kiram,nefislerini ıslah edip güzel ahlakı elde ettikleri için Allah yolunda insanlara büyük fayda vermişlerdir.

En büyük hizmet,güzel ahlaklı ve edepli bir insan olmaktır...

***İşlenen günahlar, insanın kalbini zayıflatır; onun düşmanı olan nefsi ve şeytanı kuvvetlendirir. Bu nedenle, insanın içinde kalp, nefis ve şeytan devamlı mücadele hâlindedir.

Zikre devam ediniz, virde önem veriniz. Çünkü kalbin tek ilacı zikirdir. Kur'an okumak, salâvat çekmek, hizmet etmek sevaptır; fakat bunlar kalbe ilaç olmaz, nefsin çirkin sıfatlarını değiştirmez. Nefsi ancak zikir terbiye eder.

 

seymes.com

Gavs Hz.. Günah hakkındaki sohbeti

“Günahlara meyil etmeyin.”

“Günahlar şeytanın gıdasıdır.

" Üç günahı kebair sofinin mürşid’den yardım almasına engel olur,

üç gıybet bir günahı kebair yapar ,işlenen dokuz gıybet üç günahı kebair yapar.

İşlenen üç günahı kebair mürşidden gelen himmeti keser, sofiden ervah ayrılmaz ,fakat sofiye manevi yardım yapamaz.

Elektirik olupda şartelin açık olmaması gibi ,onun için siz burdasınız en az ayda bir sekiz şart yapmanız gerekir."

“üç tane küçük günah işleyen bir büyük günah işlemiş gibi olur.ona gelen feyzi keser.”

“Günah işleyenler kalplerini zayıflatıp şeytanı kuvvetlendirmiş olurlar.

Seytanı kuvvetli olanın dini zayıf olur.Onun için haramlardan uzak durmalıdır

“Haramlar ve işlenen günahlar ise, şeytanın gıdasıdır. İşlenen günahlar, insanın kalbini zayıflatır; onun düşmanı olan nefsi ve şeytanı kuvvetlendirir. Bu nedenle, insanın içinde kalp, nefis ve şeytan devamlı mücadele hâlindedir.”

“ Bu hizmetleri yaparken de kendinizi günahlardan muhafaza edeceksiniz. Yoksa su ateşi nasıl söndürüyor, yok ediyor, günahlar da sevapları yok ediyor.”

Bir insan günah işlerse bu insan ne kadar zikir yaparsa yapsın fayda yoktur.


seymes.com
7月5日

Gavsı Sani Seyyid Abdulbaki El Hüseyni

abdullahmisafir_zseydafr2 
 
 
Bilvanis, Siyanüs, Taruni, Havil, Dilibey, Nurşin, Kasrik ve Gadir köylerinden soluklayarak Menzil'i mekan edinen Gavs Hz.leri ve oğulları (Seyda Hz.leri ve Seyyid Abdülbaki Hz.leri) kıyamete dek sürecek irşad faaliyeti sergilemektedirler. Peygamber soyundan gelen bu aile, Şah-ı Nakşibendi (k.s.)'ın Kasr-ı Arifan'da başlattığı irşadın ikincisini her türlü çileye rağmen, devam ettirmektedirler. Bu yüzden Menzil'e Seyda Hz.leri (k.s.) ikinci Buhara demiştir. Gerek Gavs Hz.leri, gerek Seyda Hz.leri ve gerekse Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin bu yerlerde Allah'ın rızasını kazanmaktan başka gayeleri olmamıştır. Rıza-ı Bari hayatlarının parçası olmuş ve bu uğurda diyar diyar gezmişler ve bu uzun yürüyüşten sonra , Menzil en son durakları olmuş. Böylece göç ve hicret hayatını yaşayarak Resulüllah'a mutabaat yaptılar.

Bu yürüyüşü önce Gavs Hz.leriyle köy köy gezerek başlamış Seyda Hz.leri döneminde kalabalıklara dönüşmüş ve Seyyid Abdülbaki Hz.lerin de ise zirveye ulaşmıştır. Bu irşad halkasının içinde Şeyh Abdurrahman-ı Tahi, Şeyh Fethullah, Şeyh Muhammed Diyauddin, Şeyh Ahmed-el Haznevi gibi sadatlar sıralanmış, mekan değiştirenlerin yerine Gavs Hz.leri, Seyda Hz.leri ve Seyyid Abdülbaki Hz.leri aynı heyecanla bu yolu bugüne dek taşıyarak onların yollarını takib etmişlerdir.

Nöbeti devraldığı zat, hem kardeşi, hem yol arkadaşı, hem mürşidi Seyda Hz.leridir. hayattayken arkasında iki büklüm bir vaziyette büyük bir adabla peşisıra yürümesiyle dikkati çeken Seyyid Abdulbaki Hz.leri ilerisini haber verircesine nöbeti Seyda Hz.lerinden devralmıştır. Babaları Gavs Hz.leri olan bu ikili, ailenin gözbebekleridir adeta.

Seyyid Abdulbaki Hz.leri tâ çocukluk yaşlarda hastalığa yakalanmış, zayıf ve bitap düşmüştür. Malum bizim gibi zayıf insanlar için hastalık günahlara kefaret olan ilaçtır ama, büyük zatlar için makam almalarına veya bir basamak ilerisine sıçramak için verilen ilaçtır. Verem hastalığına yakalanmış, ama hasta haliyle Siirt'te, oradan da Van'a okumaya gitmeyi ihmal etmedi. O zamanları medrese talebeliğinin yanısıra , tevbe de veriyordu. Bir yandan hastalık, bir yandan talebelik ve bir yandan da Gavs Hz.lerinin emri doğrultusunda irşada yardımcı olmasıyla alametlerini tâ o günlerde belli etmesi büyüklüğüne işarettir.

Gavs Hz.leri Van'a gönderdi. Van'da ne oldu? Kısa zamanda irşad halkası genişledi ve çoğaldı. Kötü hallerini bırakan halkaya dahil oluyordu. Tabii bu arada rahatsız olanlar muhalefet etmeye başladılar. İstemeyenler ve çekemeyenler oldu. Münkirler boş durmadılar, hemen şikayet ettiler. İki-üç gün tevkif edildikten sonra Seyyid Abdulbaki Hz.lerini genç yaşta 30 gün süreyle tutukladılar. Molla Ahmed bu durumu Gavs Hz.lerine açıklamaya çekinir, rahatsızlık duyacağını hesap ederek önce tereddüt etti ve nihayet Seyyid Sıtkı'ya söyler. Zaten Seyyid Abdülbaki Hz.leri hastaydı. Bir de hapishane hayatı eklenince, bütün bunları Gavs Hz.leri işitirse ne yapar düşüncesiyle Molla Ahmed'in anlattıklarını dayıları açıklar.Dayıları Seyyid Sıtkı diyor ki:

"Ben Gavs Hz.lerine söyleyince, Gavs Hz.leri öyle oldu ki, öyle ferahlandı ki, inanın çiçek gibi açıldı. Öyle tebessümle bana dedi ki:

-Ondan büyük nimet ne var? Allah'a şükredelim. İmam-ı Rabbani, Şah-ı Nakşibendi, Abdulkadir Geylani, Şah-ı Hazne hepsi içerde mapus kaldı. Onlara mutabaatı oldu. Bazıları hata yapıyor, suç işliyor, tevkif ediliyor ve ceza altına giriyor. Bu Allah'ın yolunda tevkif edilmiş ve nezaret altına alınmış ne kadar büyük nimettir. Ne kadar şükretsek azdır."

O yörenin insanları kötü işleri bırakıp, yola gelmesinden rahatsızlık duyanlar Yüzbaşı'ya şikayet ediyorlar, o da huduttaki yüzbaşıya bildiriyor, derken yirmibeş muhtardan imza toplayarak gözaltına alıyorlar.

30 günden sonra serbest bırakıyorlar. Gerçi şikayet edenlerin ekserisi hakikati görünce pişmanlık duymuşlar ve yola girmişler. Baktılar ki ne kadar çile çekiyorsa bu zat, o kadar Allah (C.C.) daha fazla veriyor. Bu durumu idrak edenler hemen diz çöküp halkaya dahil oluyorlardı. 30 günden sonra Menzil'e geliyorlar, daha sonraları tekrar okumak için gidip geliyorlardı. Allah'ın dostları hepsi çekmiş, eziyet onlar için lezzet ve taddır.Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin terbiyesinde başta Gavs Hz.lerinin ve Molla Derviş gibi Hocaların katkısı büyüktür. Seyda Hz.leri nasıl ki Gavs Hz.lerinin emrinde nasıldı, Seyyid Abdülbaki belki iki-üç misli daha fazla Seyda (k.s.)'ın emrindeydi. Seyda Hz.leri ağabey-kardeş ilişkisinin ötesinde can yoldaş idiler. Seyyid Abdulbaki Hz.leri Gavs (k.s.)'ın döneminde bile Seyda Hz.lerinin karşısında sanki ölü ve cansız gibiydi, yani teslimiyet çoktu. Zaten Seyyid Abdülbaki Hz.lerinin bu halleri , onun ileride Seyda Hz.lerinden sonra büyük bir zat olacağını haber veriyordu. Adabı ve halleri "Seyda Hz.lerine layık olmaya çalışacağım" mesajını ortaya koyuyordu.

Nitekim de Seyda Hz.leri bu dünyadan göç ettikten sonra irşad daha da kat kat arttı.Seyyid Abdulbaki Hz.leri hastalık çektiği için genç yaşlarda çok zayıfmış, ince yapılıymış. Gavs Hz.lerini Ankara'ya yolladı, o hastalık geçti, dönüşte kilo almaya başladı. Böylece o zayıflık da üzerinden alınmış yerine heybet hakim olmuş. Hem de öyle bir heybet ki, sima olarak artık babası Gavs
Hz.lerine benziyordu. Seyda Hz.lerinin sofilerinden Gavs'ı tanımayanlara, Seyyid Abdulbaki'yi görmeniz kâfi deniliyor. Gerçekten de, Gavs'ı görenler yüzcek benzediğini söylüyorlar. Hastalık, hapis, eziyetler derken sabır yürüyüşünü Seyda Hz.lerinin arkasında adapla yapıyordu. Seyda Hz.lerinin halifelik öncesi ve sonrası emrinden çıkmayan birisi varsa o da Seyyid Abdulbaki Hz.leri idi. Hayatında iki şey mukaddes biliyordu: birisi Gavs Hz.leri ve Seyda Hz.leri, diğeri ise Kur'an ve hadis...

Öyle ki , Seyda Hz.leri şu işi yap, hemen yapıyordu. Ağabey-kardeş ilişkisi teslimiyet çerçevesinde geçti. Zaten Mürşid-i Kâmil'in alameti âdâbıdır. Gavs Hz.leri vefat edince bütün işleri Seyda Hz.leri yapıyordu. O yıllar en büyük yardımcısı Seyyid Abdulbaki (k.s.)idi. Hayatını âdâb ve teslimiyet üzerine tanzim etmişti. Gavs Hz.lerine de öyle candan ve aşktan bağlıydı ki,
onun dar-ı bekâya irtihali Seyyid Abdulbaki (k.s.)'ın iç dünyasında fırtına estirmiş, adeta şok hali yaşamasına sebep oldu. Öyle bir şok ki beraber yaşadıkları Seyda Hz.lerini bile bir an unuttururcasına, 21 gün biat etmemiş Gavs Hz.lerinin merkadına günlerce yüz sürmüş ve onu kaybetmenin hüznünü yaşıyordu. Tabii bu şoktan çıkmama hali Seyda Hz.lerine beyatını
geciktirmesine sebep olmuş. Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin bu haline itiraz edenler olmuş ama , o bütün bunlara aldırış etmeden Gavs (k.s.)'ın merkadına yapışmıştı. Yine birgün Seyyid Abdulbaki Gavs'ın merkadında, Seyda Hz.leri de merkadda o arada Kur'an okuyor. İşte o sıra ne olduysa orda oluyor, Seyda Hz.leri:

"Abdulbaki otur..." diyor ve beyatı o anda gerçekleşiyor. Hatta, maneviyatta Gavs'ın (k.s.) Seyda Hz.lerine üç sefer:

"- Raşid, S. Abdulbaki'ye dikkat et. Onu sana teslim ettim" dediği rivayet ediliyor. Böylece, Seyda Hz.leri bu ikaz karşısında Seyyid Abdulbaki (k.s.)'ına "otur" diyerek emaneti veriyor. Kelimenin tam anlamıyla bu emanet Seyyid Abdulbaki'ye (k.s.) verilen en büyük hediyeydi. Artık o şok hali
üzerinden kalkıyor, yeni bir hayata başlamanın sevinci üzerini kaplıyordu. Gavs (k.s.)zamanındaki beraberlik eskisinden daha da çok koyulaşarak Mürşid-Halife ilişkisine dönüşüyor. Seyda Hz.leri halifeliği Molla Abdulbaki ile beraber ikisinin icazetini bir perşembe akşamı veriyor. Seyda Hz.lerinin sofileri Menzil'e ziyarete gittiğinde hep onu Seyda Hz.lerinin arkasında iki büklüm gördü ve hafızalarımızda hep o hali kaldı. Ayrıca Seyyid Abdulbaki sırt ağrılarından dolayı Seyda Hz.lerinin emriyle ameliyat da olurlar.Seyda Hz.leri de dar-ı bekâya irtihal edince bütün yük Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin omuzlarına binmiştir. Nasıl ki, Gavs zamanında en büyük destekçi

Seyda Hz.leri idi, Seydamızın döneminde de en büyük yardımcı Seyyid Abdulbaki Hz.leri idi. Şimdi Menzil'in işleri daha da yoğunlaşmıştır. Bir yandan camii inşaatı, diğer yandan merkad inşaatı ve diğerleri bunun en büyük göstergesidir. Menzil artık gelen misafirleri maddeten kaldıramadığı için, Seyyid Abdulbaki Hz.leri büyük çapta inşaat ve imar faaliyetlerini başlatarak, Gavs (k.s.) ve Seyda (k.s.)'ın bıraktığı temelleri daha da genişletmişlerdir.

Önce Türk-i Cumhuriyet'lere yönelik bir seyahatı başlatırlar. Daha sonra bu yolculuktan sonra umre hazırlığına koyulur. Türk-i iller ve Umre yolculuğu derken, Menzil'e döner dönmez merkad ve camii inşaatını gerçekleştirir. Sene içinde de Afyon'u ve Pursaklar'ı ziyaret ederek hem irşad hem de mutabaat yapıyorlar. Seyda Hz.lerinden devraldığı yük, beş-on misli daha da artarak
bu dönemde şeritle (iple) tevbe verme metodunun görülmesi bu dönemin en belirgin özelliğini ortaya koyması bakımından mühimdir. O kadar yük artmış ki, Allah'ın rahmeti ve kudreti olmasa hiç bir insanın bu yükü taşıması mümkün değildir. Bütün bu eziyetleri Allah için çekiyorlar. Her türlü insanın nefes kokusuna normal bir insan, değil bir gün, bir saat bile dayanamaz. Öyle oluyor ki, camii tıklım tıklım, üstüste secde ediliyor, nefessizlikten dayanılmaz hale geliyor. Böyle olduğu halde, hem camii inşaatı, hem Menzil'in işleri, hem sırt ağrıları, hem de irşad faaliyetlerini bıkmadan usanmadan, aralıksız bir şekilde yürütüyorlar. Fakat, Allah-ü Teala ona göre kuvvet vermiş. Allah'ın muhabbeti olmazsa ve sadatların muhabbeti olmazsa bütün bu işlerin yapılması imkânsızdır.

Bel ağrılarına rağmen yine de irşaddan geri kalmıyor, devamlı sofilerin hizmetinde. Rahatsızlığını bile hiçbir zaman dile vurmaktan haya edinen bir mizacı var. Hastalığını soranlara, sıkılgan bir vaziyette anlatmaktan imtina ediyor, ancak ve ancak sırtını çeviremediğini görerek anlaşılıyor. Dikkatle bakıldığında kendini ve sırtını çeviremediği gözlerden kaçmıyor. Bunlara rağmen irşad faaliyetlerine yılmadan usanmadan ve sorumluluk duygusuyla devam ediyorlar. Bu vazifeyi madem yapacaksan, tam yapacaksın şuuruyla hareket ediyor. Allah (C.C.) ecirlerini artırıyor.

Seyyid Abdulbaki Hz.leri denilince ilk evvela âdâb akla geliyor. Gavs (k.s.)'ın Şah-ı Hazne'ye bağlılığı ve Seyda Hz.lerinin Gavs'a teslimiyeti, Seyyid Abdulbaki (k.s.)'ında zirveye çıkarak âdâba dönüşmüştür. Diğer halifelerde de var ama, Seyyid Abdulbaki'de tarif edilmez bir şekilde
bambaşka...

Seyda Hz.lerinin ardından merkadı ve camiiyi yapması, evlere ve çeşmelere el atması gibi faaliyetlerine de akıl sır ermiyor. Yani tasarrufatına akıl ermiyor ve çok hızlı başladı. Tabii hep Allah'tan geliyor. Bu dönemde çorba daha da fazla kaynıyor, ekmek daha çok çıkıyor, tabiri caizse on misli oldu.

İşte bu yoğun faaliyetinde Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin dilinden sohbet bile işitemez olduk. Zaten fırsat yok. Sohbet ederse, tevbe veremezsin ve irşadın aksamasına yol açar. O bakımdan hiç boş durmuyor, o yüzden sohbete sıra gelmiyor. Seyda Hz.leri Gavs'tan sonra yaklaşık iki sene çok sohbet etti, sonradan birdenbire bıraktı. Vefatına yakın veda niteliğinde sohbetleri oldu o kadar. Fakat, Seyyid Abdulbaki Hz.leri irşadı devraldıktan sonra sohbet etmemesi, yukarıda işaret ettiğimiz hususlardan kaynaklanmaktadır. Bu dönemde amel, zikir ve akıl ön planda. Muhabbetten ziyade çalışmak, bu dönemin en belirgin özelliği.

İşin özü, fazla söze ne hacet, Seyyid Saki Hz.lerinin de buyurduğu gibi:

"Artık emeklemeyi bitirdik, şimdi Amel zamanı..."

Hakkınızı helal edin...
6月17日

MENZİL

rızadan başkı derdi olmayan insanlar topluluğu.
hak için sevişen ve ağlaşanların sohbet alanı, açların doyduğu, ağlayanların güldüğü, arayanların bulduğu, şark ve garbin diline destan güzel köy...
cennet bahçesi, nur okyanusunun çalkalandığı ins ve cinnin ziyaretgahı gönül köyü, yürüdüğünde dünyaları ardına takıp hak rızasına emin adımlarla yürüyen bir gönül sultanı ve gönül vermiş nicemana erlerinin sevgi diyarı menzil...
bülbüllerin zikirde yarıştığı mekke medine gibi güzel köy... kuran ve sünnet gibi doğru ve hakikatların mana dünyası menzil.
asumandan güzel tarifsiz merkez ey güzel köy. buram buram kokan sevdaların girdaplaştığı emsalsiz mekan, gönül bahçelerinin güneşini suyunu bulduğu muhabbetullah. çiçeklerin açtığı cennet bahçesi peygamber efendimizin torunlarının otağı hasretlerin yanıp tutuştuğu aşk meydanı tövbe kapısına yüz sürenlerin ümit kapısı dertlilere derman hasta kslplere şifa yurdu menzil.
gelişinde feryatlara düşüren nazarında gönülleri yakan şefkat ve merhamet sultanı tevazuda toprakları kıskandıran gül yüzlü sultanımın beldesi merkadın sanki bir yağmur gibi yangınların gönüllerinin suskunluk pınarı menzil...
içindeki tariflere, lisanlara sığmayan mana dünyasının güzel yeri menzil...
para pulun aciz kaldığı aşk yurdu balda ve şekerde tadı bulunmayan nur köyü menzil...

dahası vurgun olduğum köleliğine imrendiğim yalvardığım yüce sultanımın hak dergah yurdu canım ruhum herşeyim menzil...
6月3日

Tavla yada Satranç deyip geçme

21 - Süleyman ibni Büreyde'nin, babasından (Radıyallahu Anhüma) rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): "Tavla oynayan kişi sanki elini domuz eti ve kanıyla boyamış gibidir." (Müslim, şiir:1, No:2260,4/1770, İbni Mace, Edep:43, No:3763, 2/1238, Ahmed ibni Hanbel, Müsned, No: 23040, 9/16) buyurarak, domuzun etine tutmaktan bile insanları nefret ettirdiğine göre, ya o domuzun etini yemek ve ondan gıdalanmak hakkındaki tehditler nasıl olur?



22 - Ebu Musa el-Eşarî (Radıyallahu Anh) dan rivayet edildiğine göre; Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: "Kim, zarla oynarsa şüphesiz Allah'a ve Resulüne İsyan etmiş Olur." (Ebu Davud, Edep:64, No:4938, 2/702, îbn-i Mace, Edep:43, No:3762,2/1237, Ahmed İbn-i Hanbel, No:19538,7/130, Hakim, Müstedrek, No:160,1/114, Sahih îbni Hıbban,No:5842,7/545)



23 - Musa ibni Abdirrahman (Radıyallahu Anh) dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: "Tavla oynayıp da sonra kalkıp namaz kılanın hâli, irin ve domuz kanı ile abdest alıp da kalkıp kılan gibidir (namazı kabul olmaz)." (Ahmed ibni Hanbel, Müsned, No:23199, 9/ 50, Ebu Yala, Müsned, No:1104,2/355, Beyhakî, Sünen-i Kübra, No:20953,10/364)



24 - Yahya ibni Ebî Kesir (Radıyallahu Anh) dan rivayet edildiğine göre, Bir kere Resulullah (SaiMiahu Aleyhi ve Sellem) tavla oynayan bir cemaata rastladığında: "Eğlenen kalpler, (boşuna) çalışan (yorulan) eller, boş konuşan diller." buyurmuştur. (Beyhakî, Sünen-i Kübra, No:20963,10/365)



25 - Ebu Musa el Eşari (Radıyallahu Anh) dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: "O haksız yere nasip çıkaran yazılı zarlardan sakının, çünkü onlar (la oynamak) kumardandır (bir rivayette de acem kumarıdır)." (İbni Ebî Hatim, No:6745, 4/1196, Ahmed İbni Hanbel, Müsned, No:4263, 2/156, Beyhakî, Şuabu'l-İman:6501, 5/238, Sünen-i Kübra, No:20954, 10/364, İbni Ebid Dünya, Mevsû 'a, Zemmü 'l-Melâhî, 1/81)



26 - Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh) dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: "Fal okları, satranç, tavla ve benzeri eğlence aletleriyle oynayanlara rastlarsanız onlara selâm vermeyin, size selâm verirlerse de selâmlarını almayın, çünkü onlar toplanıp bu oyunların başına üşüştüklerinde, şeytan ordularıyla onlara gelir, tâki onlar oyuna devam edip dağılırken bir leşin başına üşüşüp de ondan yiyen, karınları doyduktan sonra dağılan köpekler gibi ayrılırlar." (Deylemî, el Firdevs, No:1045,1/269, Ibni Hacer-i Heytemî, Ez Zevacir,2/401,445)



27 - Vasile ibnil Eska' (Radıyallahu Anh) dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: "Allah-u Tealâ Hazretlerinin bir levhası vardır ki, hergün ona üçyüzaltmış kere nazar (tecelli) ederek onunla kullarına rahmet eder, satranç oynayanların ise bu rahmetten nasibi yoktur." (Ali el Muttakî, Kenzu 'l-Ummal, No:40657,15/218)



28 - Hazreti Enes (Radıyallahu Anh) dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: "İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki satranç oynayacaklardır, o oyunu ancak her cebbar (zorba) kişi oynar, zorbalarsa ateştedir. O oyunda büyüklere hürmet edilmez, küçüklere acınmaz, dünyadan sebep birbirini öldürürler, dilleri arap dili kalpleri ise acem kalbidir.

Maruf (aklın ve şeriatın kabul ettiği şeyi) tanımazlar, kötü gidişi de reddetmezler, onların arasında iyi insanlar küçümsenir, işte onlar Allah'ın yaratıklarının en şerlileridir. Kıyamet günü Allah-u Tealâ onlara nazar etmez (rahmetiyle bakmaz)." (Ali el Muttaki, Kenzü'l-Ummal, No:40652, 15/217, Deylemî, Müsned-i Firdevs, No:8676,5/440)



29 - İbni Abbas (Radıyallahu Anhuma) dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: "Şunu bilin ki! 'Vallahi senin şahını öldürdüm' diyen satranç ashabı şüphesiz ki cehennemdedir. (Deylemî, Müsned-i Firdevs, No:488,1/138, Ali el Muttaki, Kenzu'l-Ummal, No/40654, 25/218)



30 - Habbe ibni Müslim (Radıyallahu Anh) dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): "Satranç oynayan mel'undur, o oyunu seyreden de hınzır eti yiyen gibidir" buyurmuştur. (Ali el Müttakî, Kenzu'l Ummal, No:40636,15/215, Deylemî, Müsned-i Firdevs, No:6391,4/126, Münavî, Feyzü'l-Kadir, No:8209,6/7)



31 - Zebîd İbni Salt (Radıyallahu Anh), Osman İbni Affan (Radıyallahu Anh) ın minber üzerinde şöyle dediğini işitmiştir: "Ey insanlar tavla denen kumardan sakının! Çünkü bana anlatıldığına göre içinizden bir takım insanların evlerinde bu alet bulunmaktaymış, artık kimin evinde varsa, onu yaksın veya kırsın."

Hazreti Osman (Radıyallahu Anh) bir kere de minber üzerinde şöyle buyurmuştur: "Ey insanlar! Ben sizinle bu tavla hakkında konuşmuştum, fakat yine sizin o aleti evlerinizden çıkarttığınızı zannetmiyorum, Vallahi bir odun demeti toplatıp ta evlerinde tavla bulunanlara gönderip ocaklarını başlarına yakmayı kastettim." (Beyhakî, Sünen-i Kübra, No:20956,10/364)

Aişe (Radıyallahu Anha) validemiz kendisine ait olan evde oturan bir hane halkının yanlarında bir tavla bulunduğunu işitince onlara: "Eğer onu çıkartmazsanız ben elbette sizi evimden çıkartacağım." diye haber yollamıştır. (Beyhakî, Sünen-i Kübra, No:20960,10/365)

Abdullah ibni Amr (Radıyallahu Anh) şöyle buyurmuştur: "Tavla ile kumar oynayan, domuz eti yemiş gibidir, kumar olmaksızın oynayan ise domuz yağı İle yağlanmış gibidir." (Beyhakî, Sünen-i Kübra, No:20961,10/365)

İbni Zübeyr (Radıyallahu Anh) Mekke-i Mükerreme'de şöyle bir hutbe okumuştur: "Ey Mekke halkı! Bana ulaşan habere göre Kureyş'ten bir takım erkekler tavla oynuyorlarmış, şüphesiz ki Allah-u Tealâ kitabında: "Ey iman edenler! şarap (içki), kumar, (tapılmak için) dikili taşlar (putlar), fal (ve şans) okları ancak birer şeytan işi pisliktir, bunlardan uzak durun ki, kurtuluşa eresiniz." , "Şeytan, içki ve kumar sebebiyle ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vaz geçtiniz değil mi?" buyurmaktadır.

Ben Allah-u Tealâ'ya yemin ederim ki, bu oyunu oynayan bir kişi bana getirilirse, mutlaka onu tüylerinde ve derisinde (döverek) cezalandırırım, üzerindekileri (mallarını) da bana getirene veririm."

İbni Ömer (Radıyallahu Anhuma) ya satrancın hükmü sorulduğunda: "O, tavladan daha şerlidir." buyurdu.

Ebu Cafer (Radıyallahu Anh) a aynı soru sorulduğunda: "O mecusîliktir, onunla oynamayın." buyurdu.

Abdulmelik ibni Umeyr (Rahimehullah) şöyle demiştir: Şam ehlinden bir zat zuhuratta şöyle görmüştür, her müminin her gün oniki defa günahları mağfiret olunur, ancak satranç oynayanlar müstesna." (ibni Ebid Dünya, Mevsû'a, Zemmü'l-Melâhi, 1/83, Süyûtî, Dürrül Mensur, 3/169)



32 - Bir kere Hazreti Ali (Radıyallahu Anh) satranç oynayan bir kavme rastladığında onlara: "Oynadığınız bu heykeller nedir? Sizin birinizin bir ateş közünü sönünceye kadar tutması bu heykellere tutmasından onun için daha hayırlıdır. Vallahi siz bu oyunlar için yaratılmadınız, vallahi âdet olacağından korkmasaydım bunu suratınıza vururdum." buyurdu. (Beyhatf, Sünen-i Kübra, No:20930,32,10/358)



33 - Hazreti Ali (Radıyallahu Anh) şöyle buyurmuştur: "Satranç oynayan, insanların en yalancısıdır, onlardan biri öldürmediği hâlde 'Öldürdüm' der." (Beyhakî, Sünen-i Kübra, No:20931,10/358)

İbni Şihap (Rahimehullah) a satranç sorulduğunda: "O batıldandır, Allah ise batili sevmez" diye Cevap verdi. (Beyhakî, Sünen, No:20939,10/359)

İshak ibni Râhûye (Rahimehullah) a: "Satrançta bir beis görüyor musun?" diye sorulduğunda O: "Bütün beisler ondadır." buyurdu.

Bunun üzerine ona: "Askerler harp taktiğini öğrenmek için onunla oynuyorlar." denildiğinde, "O facirliktir." buyurdu.

Muhammed ibni Ka'b el Kurazî (Rahimehullah) a satranç oyunu sorulduğunda: "O oyunun en az zararı kıyamet günü onunla oynayanlar batıl ashabı ile haşrolunurlar." buyurdu.

İbni Ömer (Radıyallahu Anhuma) ya sorulduğunda ise: "O kumardan daha beterdir." buyurdu.

İmam-ı Malik (Radıyallahu Anh) a sorulduğunda ise: "O, tavladan da şerlidir." buyurdu. Bunun izahı iki yöndendir:

1- Tavla oyunu satranç kadar kalbi meşgul etmez, zira satranç uzun düşünmek gerektirdiğinden çok vakit zayiatına sebep olur.

2- Tavlacılar arasında santranç oynayanlar kadar çekişme olmaz, zira santranç oyuncularının fuzuli konuşmaları daha fazla, mücadeleleri daha şiddetlidir, üstelik insanların satranca olan meyilleri daha kuvvetli olduğundan bu oyun daha kötü görülmüştür.

Bütün bu hadis-i şerif ve rivayetlerden yola çıkarak dört mezhep imamı tavla oynamanın kumar olsun olmasın haram olduğu hususunda icma' etmiş (görüş birliğine varmış) lardır.

Satranç oyunu kumar olmasa da üç mezhep imamına göre haram sayılmış, İmam-ı Şafiî (Rahimehullah) ise mekruh görmüştür. Ancak kumar olduğu veya bir farzın zayi olmasına sebebiyet verdiği takdirde İmam-ı Şafiî (Rahimehullah) a göre de haramdır. Nitekim İmam-ı Nevevî, "Fetâvâ" sında bunu böylece beyan etmiştir.

Bu oyunlarla oynayanın şahitliği geçerli sayılmaz. İmamü'l-Haremeyn (Rahimehullah) m fetvasına göre, bu oyunlar en büyük günahlardandır.

Rivayete göre İbni Abbas (Radıyaliahu Anhuma) bir yetimin babasının bıraktığı mallar içinde rastladığı satranç takımını yakmıştır. Eğer onunla oynamak helâl olsaydı yetim malı olduğu için onu yakmak caiz olmazdı. Nitekim yetim malında bulunan şarabın da dökülmesi gerekir, (ibni Hacer el Heytemî, ez Zevacir, 2/397-404, Feyzû'l-Kadir, 6/7, İbni Kesir, 2/86)

Kurtubî tefsirinde zikredildiğine göre, bu ayet-i celile kumar olsun olmasın tavla ve satranç gibi oyunların haramiyetine delâlet etmektedir. Çünkü Allah-u Tealâ içki ve kumarın haram oluşunun sebebini beyan ederken, şeytanın bu suretle insanlar arasına kin v e nefret soktuğunu ve zikirle namazdan insanları alıkoyduğunu açıklamaktadır.

Dolayısıyla insanlara alışkanlık veren, aralarına düşmanlık ve nefret sokan ve onları zikirden ve namazdan alıkoyan her eğlencenin içki gibi haram olması gerekmektedir.

Eğer burada: "İçki içmek insanı sarhoş edeceğinden, insanı namazdan meneder, fakat tavla ve satranç oyununda böyle bir şey söz konusu değildir" denecek olursa, buna karşı şöyle denilir:

"Allah-u Tealâ haramlık hususunda içki ile kumarı birleştirmiş ve ikisini de insanlar arasına kin ve düşmanlık sokmak ve onları zikirle namazdan menetmekle vasıflamıştır.

İçki insanı sarhoş ederse de kumarın sarhoş etmeyeceği herkesçe malûmdur, yine de ikisinde bulunan ortak vasıftan dolayı Allah-u Tealâ haramlık hususunda onları birbirinden ayırmamıştır. Yine böylece tavla ve satranç oyunu sarhoş etmediği gibi şarabın azı da sarhoş etmediği hâlde çoğu gibi haram kılınmıştır.

O hâlde sarhoş etmese de içkinin bir damlası haram olduğu gibi tavla ve satranç oyununun haram olması inkâr edilemez, ayrıca bu oyunlara başlamak insana gaflet getireceğinden bu gaflet te aynı sarhoşluk yerine geçer, şarap sarhoş ettiğinden namaza engel olduğu gibi bu oyunlar da verecekleri gaflet yüzünden namaza manidirler.

Nitekim silsilemizin büyüklerinden, Ebu Bekr-i Sıddık (Radıyallahu Anh) ın torunu Medine-i Münevvere fukahasının ulularından Kasım ibni Muhammed (Radıyallahu Anh) a: "Tavlayı yasaklıyorsun, satrancın durumu nedir?" diye sorulduğunda:

"Allah'ın zikrinden ve namazdan alıkoyan herşey kumardandır." diye cevap buyurması da bu görüşün doğruluğunun en açık delillerindendir. (Süyûtî, Dürrül Mensur, 3/168, İbni EbîHatim, No:6750,4/1197, Kurtubî, 6/275-76)

Bu beyanlardan da anlaşıldığı üzere ayet-i celilede geçen meysir sadece kumar manasında anlaşılmayıp, insanı zikirden ve namazdan gafil eden her oyun, eğlence ve fuzulî işler olarak tanımlanabilir. Nitekim:



34 - Yezid ibni Şüreyh eş Şamî (Radıyallahu Anh) dan rivayet edilen: "Üç şey meysirdendir, (bunlar da) kumar, zar atmak ve güvercine ıslık çalmak." (Ebu Davud, Merasil, No:518, Sh.350) hadis-i şerifi de bunun en açık delillerindendir.



35 - Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh) dan rivayet edildiğine göre, Resulullah (Saiialiahu Aleyhi ve Sellem) güvercinin peşine düşen (onunla oynayan) bir adam gördüğünde: "(Şu adam) şeytanı takibeden bir şeytandır." buyurdu. (Ebu Davud, Edep:65, No:4940, 2/703, İbni Mace, Edep:44, No:3765, 2/1238, Beyhakî, Sünen-i Kübra, Şehâdât:54, No:20941,10/360, Ahmed ibni Hanbel, Müsned, No:8551,3/252)

Bu hadis-i şerifte güvercinin arkasından giderek onunla oynayan kişiye şeytan denilmesi; faydasız şeyle meşgul olup hak yoldan uzaklaşmasındandır. Kuşa ve güvercine şeytan denilmesinin sebebi ise, güzel sureti ve tatlı namesiyle insanı peşine düşürtüp, gafletine ve Allahı anmaktan uzaklaşmasına vasıta olmasıdır. (Ahmed Abdurrahman el Bennân, el Fethu 'r-Rabbanî, 17/228)

Rivayete göre Firavn hanedanının oyunları kuşlarla idi.

İbrahim (Rahimehullah) buyurmuştur ki: Güvercinle oynayan fakirlik tadını tatmadan ölmez. İmam-ı Şurayh (Rahimehullah) güvercin uçurtanlara yerini kiraya vermezdi.

İmam-1 Mücahid (Rahimehullah) :



"Siz her yüksek yerde bir alâmet bina edip eğlenir misiniz?" (Şuara Suresi:128) ayet-i celilesinin tefsirinde "Zemmedilen yüksek yerlerde yapılan binaların güvercin binaları olduğu" nu Söylemiştir. (Taberî, Camiu'l-Beyan, No:26700, 9/461, İbni Ebid Dünya, Mevsû'a, 1/84)

Bu rivayetlerden anlaşıldığı üzere ulema, güvercin uçurtmayı ve onunla oynamayı mekruh görmüşlerdir, hele kumar oynamak için güvercin edinmek kesinlikle haramdır, böyle yapanın şahitliği kabul edilmez, şayet yumurtası ve yavrulaması gibi meşru bir maksatla olursa caizdir.

İmamı Atâ, Tavus ve Mücahid (Rahimehumullah) buyurmuşlardır ki: Kendisinde kumar bulunan herşey meysirdendir, hatta çocukların aşık kemikleriyle, cevizlerle ve yumurtalarla oynaması bile buna dahildir.

İbni Şîrîn (Rahimehullah) m beyanına göre: Kendisinde kumar veya ayağa kalkıp oynamak yahut bağırmak yada her hangi bir şer bulunan her oyun "Meysir" dendir.

Bu rivayetlerden de anlaşılacağı üzere "Meysir" sadece kumar manasına gelmeyip yasak olan bütün eğlencelerdir. Meysir hakkında daha geniş malûmat Ruhul Furkan tefsirimizin 2/561 de mevcuttur.

Burada şunu da ifade edelim ki bu gibi haram olan eğlencelere devam etmek son nefeste insanın imanını tehlikeye sokabilir, nitekim İmam-ı Mücahid (Rahimehullah) şöyle buyurmuştur: Ölüm döşeğinde bulunan herkese mutlaka dünyada düşüp kalktığı insanlar gösterilir.

Satranç oynayan bir adam vefat edeceği zaman ona: "Lâilâheillellah" telkin edilince o, "Şah" deyip öldü. Böylece sağlığında satranç oynarken söylediği söz diline galip geldi ve dünyadan son sözü kelime-i tevhid olup cennete gireceği yerde bu batıl sözle, kötü hâlde öldü.

Yine böylece içki içenlerle düşüp kalkan bir adam vefat ederken ona şehadet telkin edilince, kendisine telkin yapana: "Sen iç bana da ver." diyerek öldü. İşte bütün bunlar:



36 - Cabir (Radıyallahu Anh) dan rivayet edilen: "(Her insan yaşadığı hâl üzere

Ölür) ve her kul Öldüğü hâl Üzere diriltilir." (Müslim, Cennet:l9, No:2878,4/2206. İbni Hacer-i Heytemî, ez Zevatir, 2/402) hadis-i şerifinin doğruluğunu gösteren rivayetlerdir.

Tefsiri Kebir'de zikredildiğine göre, içki ve kumar kelimeleri önceki ayet-i kerimede dikili taşlar ve fal okları ile beraber zikredilmiş, bu ayet-i kerimede ise sadece ikisi zikredilmiştir, çünkü önceki ayet-i celileden maksat insanları içki ve kumardan nehyetmek ve bu dört şeyin çirkinlik ve kötülüğünü ortaya koymaktır. Bu ayet-i celileden maksat ise özellikle içki ve kumarın çirkinliğini belirtmektir.

Mevlâ Tealâ içki ve kumarın dini bakımdan böylesi büyük kötülüklerini beyan ettikten sonra: "Artık vazgeçtiniz değil mi?" buyurmuştur.

Rivayete göre bu ayet-i celile indiğinde Hazreti Ömer (Radıyallahu Anh), istifham suretiyle gelen bu cümle-i celilenin, emir sığasıyla "Vazgeçin" buyurulmasından daha şiddetli olduğunu anlayarak "Vazgeçtik" buyurmuştur.



37 - Enes (Radıyallhu Anh) şöyle buyurdu: Şarap haram edildiği gün ben Ebû Talha (Radıyallahu Anh) ın evinde bulunan topluluğun sâkîsi (şarap sunucusu) idim. O zaman onların şarabı hurmadan yapılan bir içkiydi. Bir de bir münadi bağırdı. Ebû Talha, "Çık bak" dedi. Çıktığımda bu münadinin: "Agâh olun! Şüphesiz ki şarap haram edilmiştir." diye seslendiğini işittim. Bunun üzerine (müminler şarap küplerini kırıp döktüler). Böylece Medine sokaklarında (sel gibi) şarap aktı . (Beyhakî,Sünen-iKübra,Eşribe:l,No:17328,8/496,Kurtubî,6/276)

Şu bilinsin ki, ayet-i celilenin sonunda geçen: "Artık vazgeçtiniz değil mi?" ifade-i celilesi, İstifham (soru) şeklinde olmakla birlikte, gerçekte bundan maksat nehiy (yasaklama) dır.

Bu şekilde bir mecaz çok yerinde ve güzeldir, çünkü Allah-u Tealâ bu fiilleri zemmetmiş (kınamış) ve muhataba bunların kötülüğünü açıklamıştır. Bundan sonra ise, bu kötü işleri terk etme hususunda böyle bir soru sorulunca, muhatabın o işleri terk ettiğini söylemekten başka bir şekilde cevap vermeye gücü kalmamıştır.

Buna göre sanki muhataba: "Bu günahların böylesine çirkin ve kötü olduğu ortaya çıktıktan sonra, sen onu yine de yapacak mısın?" denmek istenmiştir.

Dolayısıyla ayet-i celiledeki: "Artık siz vazgeçtiniz değil mi?" ifade-i celilesi, bu günahlardan vazgeçmenin, mükellefin de onları terk etmenin farz olduğunu kabul etmesiyle birlikte zikredilmek suretiyle Allah-u Tealâ'nın ilâhi bir beyanı yerine geçmektedir.

Tefsir: RUHU-L FURKAN Mahmud USTAOSMANOĞLU

Yayınevi: Siraç Kitabevi Manyasızade Cad. No:50/2 Çarşamba-Fatih İSTANBUL Tel:5327956
2月13日

İslamda Örtünme

Cuma SohbetleriBir savaş sonrasında Ümmü Hallâd isminde bir kadın Hz. Peygamber'in (s.a.v) yanına geldi. Yüzü dahil her tarafı kapalıydı. Savaşa giden çocuğunu soruyordu. Çocuğu şehid olmuştu. Haberini alınca, edebini ve halini hiç bozmadı. Ashaptan biri kadının bu haline şaşırdı ve kadına,
"Allah Resûlü'ne gelmiş şehid düşen çocuğundan bu halde haber mi soruyorsun?" dedi. Bunu duyan kadın,
"Çocuğumu kaybettiysem hayâmı da kaybetmedim ya!" dedi.
(Ebû Davud, Cihâd, 8)

Örtünme Nedir?
Dinimizde erkeğin ve kadının avret yerlerini örtmesi konusu tartışma götürmeyecek derecede açık, kesin ve şekli bilirli bir hükümdür. Fakat son zamanlarda değişik sebeplerle tartışma konusu yapılmaya başlanmıştır. Biz de bu konudaki şüpheleri gidermek için bu temel farzın ne olduğunu değişik yönleri ile ele alacağız.

Örtünme Farz Bir Emirdir
Avret yerlerini örtmek farzdır. Bu konudaki ilâhî emir kesindir. Bu emir her mümine verilmiştir ve kıyamete kadar geçerlidir. Yüce Allah namaz gibi örtünmeyi de kesin hükme bağlamış, bunu insanların keyfine ve tercihine bırakmamıştır. Örtünme şekli, şahsa ve duruma göre az çok değişse de hüküm değişmez. Böyle olması rahmettir. O, aynı zamanda örtünmenin bir insan, aile ve cemiyet için ne kadar gerekli olduğunu da göstermektedir.

Akıllı olup bulûğa eren her erkek ve kadın emredilen yerlerini örtmekle yükümlüdür. Erkek ve kadına göre avret bölgelerinin nereler olduğu aşağıda açıklanacaktır. 

Örtünme, Kur'an ve Sünnet’te açıkça emredilmiş, kimlerin ne zaman, nerede, ne şekilde örtüneceği bildirilmiştir. Bütün İslâm âlimleri örtünmenin farz olduğu konusunda görüş birliği içindedir. 

Örtü âyeti indikten sonra bütün müslüman kadınlar bu emri istenen şekilde uygulamaya başlamışlardır. Son asır hariç, hiçbir devirde müslüman kadının örtünmesi tartışma konusu yapılmamıştır.

Örtünme bir âdet değil ibadettir. Âdet olduğu için örtünenler de vardır. Fakat her mümin kadın, örtünün yüce Allah'ın emri olduğunu bilerek örtünmeli, böylece âdeti ibadete çevirmelidir.

Kur'an ve Sünnet’te örtü için ölçüler verilmiş fakat tek tip kıyâfet belirlenmemiştir. Bunun için her kadın, verilen ölçülere uymak şartıyla maddî imkânına, iş durumuna, iklim ve çevre şartlarına göre bu emri yerine getirebilir.

Yüce Allah erkeklere şu emri vermiştir:

"Mümin erkeklere söyle: Gözlerini harama bakmaktan çeksinler ve ırzlarını korusunlar. Bu, kendileri için daha temizdir." (Nûr 24/30)

Yüce Allah kadınlara da şöyle emretmiştir:

"Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar. Irzlarını korusunlar. Görülmesi tabii olan yerler hariç ziynet yerlerini açmasınlar. Baş örtülerini yakalarının üzerine kadar salsınlar. Ziynet yerlerini izin verilenler dışında kimseye göstermesinler. Bir de ayak bileklerine taktıkları gizli süsler bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler, (önceki kusurlarınızdan dolayı) hepiniz Allah'a tövbe edin. Böylece korktuğunuzdan emin, umduğunuza nâil olursunuz." Nûr 24/31

Elmalılı Hamdi Yazır (rah) meşhur tefsirinde der ki:

“Bu âyette emredilen şudur: Kadınlar başlarını, saçlarını, kulaklarını, boyunlarını, gerdanlarını ve göğüslerini açık tutmayıp anlatıldığı gibi güzelce örtünsünler. Bunun için onu temin edecek baş örtüsü kullansınlar. Cahiliye (İslâm öncesi) kadınları da hiç baş örtüsü kullanmaz değillerdi. Fakat yalnız enselerini bağlar veya arkalarına bırakırlar, yakaları önden açılır, gerdanları ve gerdanlıkları açık olurdu, ziynetleri görünürdü. 

İslâm önce açıklığı yasaklamıştır. Sonra, kadınların başlarını örtüp başörtülerini yanları ve göğüsleri üzerine sarkıtmasını emretmiştir. Böylece sadece tesettürün farz oluşu değil, aynı zamanda onun ne şekilde olacağı da gösterilmiştir. Kadın edep ve nezaketinin en güzel ifadesi bundadır.”

Kadınlara örtüyü emreden ikinci âyet şudur:

"Ey peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, evlerinin dışına çıkarken cilbâblarını (dış elbiselerini) üzerlerine alsınlar. Bu, onların tanınması ve incitilmemesi için en uygunudur. Allah çok affedici ve çok esirgeyicidir." Ahzâb 33/59

Cilbâb, bütün bedeni örten elbiseye denir. Kadınların vücutlarını tamamen örttükleri her türlü elbise cilbâb yerine geçer. 
Örtünmenin farz olduğu ikinci yer mescid ve namazdır. Bu konuda âyette şöyle buyrulmuştur:

"Ey âdemoğulları! Her mescide (namaza) gelişte elbiselerinizi giyin (avret yerlerinizi örtün)." A‘râf 7/31

Âyetteki hüküm, Kâbe'de yapılan tavafı ve namaz için mescide gelmeyi de içine alır. Buradaki ziynetten maksadın "elbise ve giysi" olduğu belirtilmiştir. Böylece İslâm namaz ve tavaf gibi ibadetlerde avret yerlerinin örtülmesinin farz olduğunu bildirmiştir.

Hz. Peygamber (s.a.v) örtünme ile ilgili âyetlerin tefsirini yapmış ve onların nasıl uygulanacağını göstermiştir. Bu konuda çeşitli hadisler vardır. Biz ikisini nakledeceğiz:

Hz. Âişe (r.ah) anlatır: 

Bir gün Hz. Ebû Bekir’in kızı Esmâ ince bir elbise ile Resûlullah'ın (s.a.s) huzuruna girmişti, Hz. Peygamber ondan yüz çevirdi ve şöyle buyurdu: 

"Ey Esmâ! Kadın erginlik çağına ulaşınca onun şu yüzü ve elleri hariç diğer yerlerinin görülmesi helâl değildir." Ebû Davud, Libâs, 31.

Diğer bir hadiste şöyle buyrulmuştur:

"Allah Teâlâ erginlik çağına girmiş bir kadının namazını başörtüsüz kabul etmez." Ebû Davud, Salât, 84.

Örtünmenin Hedefi

Örtünmeden maksat edeptir. Edebin hedefi insanı terbiye etmek ve ona şeref vermektir. Örtü ve edep içindeki insan sürekli ibadet halindedir, rahmet altındadır; kulluk yapmaktadır ve sevap almaktadır. Edepli insan hem günahlardan korunur hem de ateşten. Sonuç yüce Allah'ın rızâsıdır. Onun bir kulundan razı olmasından daha büyük hangi saâdet vardır?

İnsandaki edep ve hayâ duygusu örtünmeyi gerektirir. Ancak mümin erkek ve kadınların örtünmede asıl gayesi yüce Allah'ın rızâsını kazanmaktır. Çünkü Allah Teâlâ'nın emir ve yasaklarına uymak bir ibadettir. Namaz ve oruç gibi ibadetleri emreden yüce Allah ibadetin içinde ve dışında örtünmenin şekil ve sınırlarını da belirlemiştir.

Bazıları, örf ve âdetinden dolayı örtünür. Örtünmenin yüce Allah’ın farz bir emri olduğunu bilmez. Bu kadınlar örtünün farz olduğunu bilip bundan sonra Allah’ın emrini yerine getirmek için örtünmeye devam etmelidir.

Bazıları örtüyü bir süslenme aracı olarak kullanırlar. Değişik desen ve modellerdeki kıyâfetlerle kendilerini daha cazip bir hale getirir, dikkat çeker, çekmek isterler. Bu yanlıştır. Helâl değildir. 

Örtünmenin ibadet olması için şunlara dikkat etmelidir: 

1. Örtünme ile yüce yaratıcının emrine yerine getirmeye niyet etmeli ve O'nun rızâsı için giyilmelidir. 
2. Örtü dinimizin öğrettiği ölçülerde olmalıdır.

Kadın örtünmekle ayrıca kocasının hakkını koruduğunu, nikâh akdine vefa gösterdiğini ve böylece büyük bir hayır yaparak sevap aldığını bilmelidir.

Örtünme İşinde Kocaya Düşen Sorumluluk 

Evli kadınların örtünmesinden başlarındaki kocaları sorumlu olduğu gibi, kız çocuklarının evleninceye kadar örtünme ile ilgili problemlerinden de birinci derecede babası sorumludur. Çocukla uzun süre birlikte olan, onun eğitim ve terbiyesiyle yakından ilgisi bulunan anne de ikinci derecede sorumlu olur. Âyette şöyle buyrulur: 

"Ey iman edenler! Yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden kendinizi ve ailenizi koruyun." Tahrîm 66/6. 

Ateşten korumanın ancak iman ve edeple olacağı bildirilmiştir. 

Şu hadislerin uyarısı da önemlidir: 

"Sizin hepiniz birer çobansınız ve hepiniz yönettiğiniz kişilerden sorumlusunuz. Erkek ailesinin çobanıdır ve kıyamet gününde onlardan sorumlu olacaktır. Kadın da kocasının evinden ve çocuklarından sorumludur." Buhârî, Ahkâm, 1.

"Çocuğunun senin üzerinde hakkı vardır." Müslim, Sıyâm, 182.


Örtünme Emanettir

Her farz gibi örtü de yüce Allah'ın bir emanetidir. Kadın ve erkeğe örtüyü yüce Allah emanet etmiştir. Onu koruyanı Allah dünyada fitneden, âhirette ateşten korur. Onu ihmal eden hesaba çekilir ve kendisine, "Niçin avret yerlerini yabancıların yanında açtın?" diye sorulur. Bunun hesabını vermek kolay değildir.
Namus, erkek ve kadın için imandan sonra en büyük emanettir. 

Mümin namusunu korumak için can verse şehid olur; cenneti bulur. Kadın kocasının, koca da kadınının namusudur. Biri diğeri için elbise yapılmıştır. Birbirlerini örterler, süslerler, korurlar, tamamlarlar. 

Tedavi gibi bir zaruret yokken evinin dışında, yabancıların yanında örtüsünü çıkaran bir kadın, iki kimseye vefasızlık yapmış olur. Biri vücudun sahibi yüce Allah, diğeri de nikâh emanetini taşıyan kocası. Sonra bu kadın kendisi başta olmak üzere herkese zarar vermiş olur. 

Koca medeniyet zannedip kadınından örtü perdesini açmasını istese bile kadın Allah için açmamalıdır. Allah korusun, şeytana uyulup örtü açılırsa ortaya güzellikler değil, bir sürü çirkinlikler çıkar. Yüce yaratıcımız bu konuda hepimizi şöyle uyarmaktadır:

"Ey âdemoğulları! Sakın şeytan ilk anne babanız Havva ile Âdem'e yaptığı gibi (haram şeyleri süsleyerek) sizi de fitneye düşürmesin. Şeytan onların ayıp yerlerini göstermek için elbiselerini çıkartıp cennetten çıkmalarına sebep oldu." A‘râf 7/27.

"Ey âdemoğulları! Sizin için çirkin yerlerinizi örtecek ve giyip süsleneceğiniz elbiseler yarattık. (Onlarla örtünün. Şunu da unutmayın ki) takvâ elbisesi daha hayırlıdır." A‘râf 7/26.

Örtünme Emniyettir

Örtü bir emniyettir. Örtüyü giyen de gören de emniyette olur. Örtülü bir kadınla karşılaşan kimsenin gözü ve gönlü haramdan korunur. Örtünen de vebalden kurtulur. Bir kötü işi yapmamak gibi ona sebep olmamak da farzdır. Dinimiz, kötü işlerden önce ona giden yolları da kapatmıştır. Bunun için zina gibi en çirkin işe düşülmesin diye, bir sürü tedbir almıştır. Bunların başında örtünme gelmektedir. 

Örtünen kadın önce kendisini koruma altına almış olur. Sonra kendisine bakan yabancı kimseyi nefsinin vesvesesinden ve kötü düşüncelerinden kurtarır. Bu durumda şeytan istese de kalbi bozmaya yol bulamaz. Böylece örtü, harama karşı bir siper olur. Onu giyen sevap aldığı gibi, örtüye hürmet eden de sevap alır.

Örtü hem güzelliği hem de çirkinliği örter. Örtü ile kadın güzelliğin âfetinden korunduğu gibi, çirkinliğin de ezikliğinden kurtulur. 

Örtü ile kadınlar arasında zengin-fakir, zayıf-şişman, kültürlü-kültürsüz ayırımı ortadan kalkar; herkes sade bir örtü içinde müslüman kadın olarak tanınır. Böylece zengin gözüküp şımarma ve fakir bilinip utanma tehlikesi olmaz.

Mümin için kalp Cenâb-ı Hakk'ın nazar ettiği özel bir mahaldir. Orası ilâhî aşkın bulunduğu, tadıldığı ve meyvelerinin alındığı yerdir. Bunun için devamlı temiz ve huzurlu olması gerekir. Yoksa yüce aşk tadılamaz; insan ağzına koyduğu aş tadıyla kalır. 

Velîlerden Şiblî hazretlerine (k.s), "Mümin erkeklere söyle gözlerini haramdan sakınlar" âyetinin mânası nedir?" diye sorulduğunda şöyle demiştir:

"Bunun mânası şudur: Onlara söyle; baş gözlerini haramdan, kalp gözlerini de Allah'tan gayri şeylerden çeksinler." 

Göz gönüle açılan bir penceredir. Kalp ehli için göz ve bakışlar çok önemlidir. Yüce Allah'a âşık bir mümin için en önemli iş gönlünü ve gözünü haramdan korumaktır. Dünya ehli bunu anlamaz.

Şeytanın erkeğe karşı en birinci silâhı kadındır; avlamak istediğini onunla vurur. Şeytan örtü içindeki kadınla hedefine kolay ulaşamaz. Bunu bilir ve kadını örten elbiseyi çıkartmak için bin türlü vesvese verir. Bunu tek olarak başaramazsa, insan şeytanlarından yardım ister. Bunun için yüce Peygamberimiz (s.a.v) kadınları şöyle uyarmıştır:

"Kadın örtülmesi gereken bir varlıktır. Kadın dışarı çıktığı zaman şeytan ona gözünü diker (onu günaha nasıl alet edeceğini hesap eder)." Tirmizî, Radâ, 18.

Bazıları, örtünen kadınların içinde nice kötü kadınların bulunduğunu, örtünün onlara bir fayda vermediğini söyler. Böyle kadınlar bulunabilir. Örtü ona bir fayda vermese de ona bakan ve örtülü olduğu için haramdan korunan kimselere fayda verir. Örtülü olup kötülük niyetinde olan bir kadın ancak onu yakından tanıyanlara ve kendisi gibi kötülük peşinde olanlara zarar verir. 

Ancak iyi niyetli bir kadın açık olsa ve bu şekilde dışarı çıksa, hiç kimseye zarar verme derdi de olmasa, o bu pozisyonu ile kendisine kötü niyetle bakana zarar verir, kötü niyetli olana kapı açmış olur. Kendisi hiç harama bulaşmadan evine dönse bile, kendisine kötü niyetle bakıp harama düşen bir sürü insan bulunur. Sebebi de bu kadın olur.
Bu nedenle örtü, kadın ve erkek için her yönden emniyettir. O, iyilere de kötülere de fayda verir. Yüce Allah örtünmenin faydasını anlatırken şöyle buyurmuştur:
"Mümin kadınlara söyle örtünsünler; çünkü bu, onların tanınması ve incitilmemesi için en uygunudur." Ahzâb 33/59.


Örtünme Dinî Bir Alâmettir

Allah için giyilen örtü kalpteki imanın ve edebin alâmetidir. Bunun için örtüye bürünen mümin kadın bu iman ve edebi korumak için elinden geleni yapmalıdır. 
Kur'an ve Sünnet’e göre yapılan örtünme İslâm dininin alâmetidir. müslüman kadın örtüsü ile tanınır, bilinir ve ona göre tavır alınır. Bu örtü, bütün müminlerin ortak emanetidir. Örtüyü giyen de onu gören de örtüye dinin öğrettiği edebe göre davranmalıdır. Örtüyü dünya menfaatleri için kullananlar ve onun şerefini zedeleyenler mesul olurlar.

İnsanı hayvandan ayıran en önemli farklardan biri de utanmadır. Buna hayâ denir. Hayâ kadının en kıymetli sermayesi ve en güzel süsüdür. Bir kadın hayâsını korumak için hayatını verse değer; çünkü hayâ gidince elde etten ve kemikten başka bir şey kalmaz.
Örtü edebe, edep cennete götürür. Yüce Allah örtüsünü ve edebini koruyan erkeklerle kadınlara affını, cennetini ve cemâlini müjdelemiştir. Ahzâb 33/35.
Bu müjdeye ulaşanlara ne mutlu!


Örtünmenin Sınırı

Örtünmenin amacı bakılması haram olan yerleri kapatmaktır. Bu yerler kadınlarda el ve yüz dışında bütün bedenidir. Zor durumda ayaklar için de ruhsat vardır. Kadın namazda veya yabancı erkeklerin yanında eli ve yüzü hariç bütün bedenini örtmelidir. Örtü altından sarkan saçların da örtülmesi gerekir.

Başın yüz kısmı hariç, diğer bütün yerleri örtülmelidir. İç elbise üzerine giyilen dış örtü ayak topuklarına kadar inmelidir. Kollar da el bileklerine kadar kapalı olmalıdır.
El ve yüzün namazda ve namaz dışında örtülmesi gerekmez. Ayaklar için de ruhsat vardır fakat zaruret yoksa örtülmesi daha güzeldir. Ayakların açık kalması hacetten kaynaklanınca, bir günah olmaz. 

Nitekim, "Kadınlar süslerini (yabancı erkeklere) açmasınlar" Nûr 24/31. âyetinde "kendiliğinden görünen yerler müstesnadır" ifadesiyle bedenden bazı yerlerin açık kalabileceğine işaret edilmiştir. 

Âyetlerdeki emre bakılınca örtünmede kadın için iki parçalı bir giysi şekli ortaya çıkar. Birincisi saç, boyun ve göğüsleri örten ve omuzlara doğru yakaların üstüne salınan baş örtüsü; ikincisi ise dış giysidir. 


Dış giysi de iki şekilde olabilir:

1. Baş örtüsünün üstünden, bedeni aşağıya kadar örten büyük parça giysi.
2. Baş örtüsünün altında boyundan aşağı topuklara kadar örten dış giysi.

Örtünmenin gayesi, avret yerlerini örterek kendini ve karşıdakini haramdan korumaktır. Bunun için önemli olan giyilen elbiselerin parçası değil, özelliğidir. Şimdi bu özellikleri kısaca açıklayacağız.


Kadının Elbisesinde Ölçü

Elbise İnce ve Dar Olmamalı

Kadının dış elbisesinin sık dokunmuş ve altını göstermeyen kalınlıkta olması gerekir. Cildin rengini gösterecek derecede ince olan giysi ile kadın örtülmüş sayılmaz. Bu yüzden derinin beyazlığı veya kırmızılığı belli olan elbise ile namaz geçerli olmaz ve bununla örtünme gerçekleşmez. Eğer giysi kalın olmakla birlikte uzvu belli ederse ve hacmi ortaya koyarsa, bu çirkin görülmekle birlikte namaz geçerli olur. Şâfiîler’e göre vücut hatlarını belli eden böyle bir dar giysi ile namaz kılmak kadınlar için mekruhtur, erkeklerin de dar giysiyi terketmesi daha uygundur.

Kadın buna dikkat etmelidir. Giysinin geniş ve altını göstermeyen nitelikte olması gereklidir. Hz. Ebû Bekir’in kızı Esmâ'nın (r. ah) ince giysilerle Peygamber Efendimiz’in yanına gelince Allah Resûlü ondan yüz çevirerek onu şöyle uyarmıştır:

"Bir kadın erginlik çağına girdiğinde onun elleri ve yüzü dışında bir yerinin yabancı erkeklerin yanında açması helâl olmaz." Ebû Davud, Libâs, 31

Hz. Peygamber'e (s.a.v) Mısır yapımı bir elbise hediye edilmişti. Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) onu Hz. Üsâme'ye (r.a) verdi. O da hanımına verdi. Resûlullah (s.a.v) elbiseyi Hz. Üsâme'nin üzerinde göremeyince, ne yaptığını sordu; o da hanımına verdiğini söyledi. O zaman Hz. Peygamber (s.a.v),

"Eşine söyle, altına bir gömlek giysin. Çünkü vücut şeklinin ortaya çıkmasından korkarım" Ahmed, Müsned, 5/205. buyurdu. Zira elbisenin kumaşı sık dokunmuş olmakla birlikte altını belli edecek derecede ince idi.

Âlimler bu hadisin açıklamasında şöyle demiştir: 

"Bu hadise göre, kadınların bedenlerini vücut hatları belli olmayacak şekilde bir giysi ile örtmeleri gerekir. Avret yerini örtmek için bu şarttır. Giysinin altına ayrıca bir gömlek giyilmesinin emredilmesi, onun ince olması ve vücut hatlarını göstermesi yüzündendir."

Şu hadis-i şerif de ince elbisenin tehlikesini haber vermektedir:

"Ümmetimin son dönemlerinde öyle kadınlar çıkar ki onlar görünürde giyinmişlerdir, fakat (elbiselerinin inceliği, darlığı ve kısalığından) çıplak hükmündedirler. Onlar saçlarını toplayıp öyle şekil verirler ki başları deve hörgücüne benzer. Onlar cennete giremez ve cennetin kokusunu bile alamazlar." Müslim, Libâs, 125.


Baş Örtüsünde Ölçü

Baş örtüsü, başı tamamen örtmelidir. Bu örtü, kadının bütün saçlarını, boyun ve göğüs kısımlarını örtecek ve bunlardan hiçbir şey göstermeyecek şekilde olmalıdır.
Başa örtülen şeyin maddesi ve şekli kadının maddî durumuna, yaşadığı iklime, alıştığı örfe ve çalıştığı işe göre değişik olabilir. Maksat, örtülmesi gereken yerleri örtmektir.
Başörtüsünde dikkat edilecek bir önemli husus, kadının saç şeklini ve modelini belli etmemesidir. Hz. Peygamber (s.a.v), bazı kadınların başlarını örttüğü halde, örtü altındaki saçlarına verdikleri tuhaf şekiller yüzünden lânete uğradıklarını, Ahmed, Müsned, 2/223. bu şekilde kıldıkları namazların bile kabul edilmediğini haber vermiştir. Bezzâr, Müsned, nr. 3015.

Hz. Âişe'nin (r.ah) huzuruna altını gösteren ince başörtülü bir gelin getirilmişti. Onu şöyle uyardı:

"Nûr sûresine inanan bir kadın bunu örtünmez."

Başa örtülen şey, sırf erkeklere ait bir giysi olmamalıdır. Bir de diğer bâtıl din veya görüşlerin özel alâmeti olan giysilerden sakınmalıdır. 

Örtü ile de güzellik gösterisinde bulunmak, dikkat çekmek ve şehveti tahrik etmek mümkündür. Hatta kadın bazan cazibeli bir örtü içinde daha dikkat çekici olabilir. Örtü bunlara alet edilmemelidir. 

Örtü bir ibadettir. İbâdet Allah rızâsı için yapılmalıdır. Örtü edebince yapılırsa ibadet olur; yoksa âfete dönüşür.
Bir kadının kötü niyetli de olsa örtülü olması, iyi niyeti olup açık gezmesinden daha hayırlıdır.

Kaynak:  Semerkand Araştırma Merkezi
                 CUMA SOHBETLERİ